28 Mart 2015 Cumartesi

SIRT ÇANTAM 2

İlk yazımda da bahsettiğim gibi 30'lu yaşlarımda basamakları bir bir tırmanırken sırt çantamın ne kadar ağırlaştığını , içinde sakladığım not defterinin de giderek sevenimle, sevmeyenimle, gelenimle, gidenimle ne kadar kabarıklaştığını görüyorum.

36'ımı karşılamama sayılı günler kala kendimdeki gözlem yeteneğinin ne kadar üst seviyede olduğunu ve hayatımda yaşadığım her bir olayı nasıl hikayeleştireceğimi, kendimin bir karakter olabileceğini farkettim. Hayatıma giren çıkan herkes artık hikayelerimin belli bir yan karakteriydi. Aşık olduğum adamlar, arkadaşlarım vs. Hepsi bir karakter olup çıkmıştı hayatımda... Projelerim, filmlerim bile hikayemi oluşturan olaylardı. Yürüdüğüm, attığım başardığım ya da başaramadığım her olayda saygıyı, saygısızlığı, yönetmeyi, yönetilmemeyi, yönetememeyi, özgürlüğü, özgürsüzlüğü, sevgiyi, sevgisizliği, ilgiyi, ilgisizliği, aşık olmayı, aşık olmamayı, kazanmayı, kaybetmeyi, güvenmeyi, güvensizliği, güvenmemeyi, çalışmayı, tembelliği, haklılığı, haksızlığı öğreniyordum. Ve bütün bu duygular karmaşasında yaratıcılığımın nasıl geliştiğini keşfetmek, kadın bir birey olarak neler başardığımı, kendime neler kattığımı görmek hediyelerin en güzeliydi. Sonuçta hayat hikayelerini okuduğum, söyleşilerinde dinlediğim ve tanıştığım bütün yönetmenlerin hepsi aynı süreçten geçiyorlardı. Ben ise bu süreçte bulduğum her işe girip paramı kazanıp teknik malzemelerimi alarak, yazdığım senaryoları filme dönüştürerek yolumda yürümeye çalışıyordum. Girdiğim bazı işlerde çalıştırıp emeğin karşılığını ödemeyen, ödemediği halde ve kusurlu olduğu halde kendini haklı durumda göstermeye çalışan insanda tanıdım. Olumsuz, sadece kendini düşünen bu insanla da çalışmayı bırakıp kendi yoluma bakmayı hedefledim.

36'ımı karşılarken doğru bir yoldaydım ve sekizinci filmim için çalışırken araya iki kısa film de sığdırmayı başardım. Yükselmekte olan bu yeni basamağın konulan ilk taşında üniversite öğrencilerinin bana saygıyla, sevgiyle yaklaşmaları, benden öğrenme isteğini gözlerinden görmem hayatımın başka bir keşif sürecinin habercisiydi. 11. Akbank Kısa Film Günlerinde üniversitemin güzide öğrencilerinden biri beni tanıdı. Kısa süreli sohbet ettik ve bana,

- Yine ne olur dersimize gelin. Sınıfımıza konuk olun.

dedi. Hoşuma gitmişti. Benden yaşça küçük biri ve sinema aşkıyla yanıp tutuşan genç arkadaşım bana bir başka hediyeyi "Sizinle yaptığınız çalışmaları incelemek isterim" diyerek vermişti.

Yolu yarılayıp bir basamak daha yukarı çıkmaya hazırlandığım şu günler çocukluğumdan beri kafama koyduğumu her işi yaptığımı görüyorum. Örneğin 32'i yaşımda Şükrü Saracoğlu Stadının önünden geçerken "Anne ben maça gidiyorum" diyerek yanlarından ayrılıp kombine kartımla tek başına maça girdiğim anlar bile oldu. Güçlü durmaya çalıştığım için yıldırmaya, psikolojimi bozmaya çalışan olaylar, kişiler olmadı değil. Yeri geldi enerjimin düştüğünü hissettiğim ve içime kapandığım dönemler oldu. O dönemlerde "Al makineni çık dışarı! Senin kendinden başka eşin, dostun, arkadaşın yok!" diye teselli edip enerjimi negatiften pozitife dönüştürdüm. Bu süreç içerisinde de başkalarının enerjisini emecek davranışlar yerine, kendimi dinlemeyi tercih ettim. Çünkü kırgınlıklarımda da, kırılganlıklarımda da "Belki benimde hatalı davranışlarım olabilir" diye sorgulamayı tercih ettim.

"Yahu hiç aşık olup bir herifin peşinden niye gitmedin?" diye sorarsanız cevabım şu şekilde olur: Herkes özel hayatımı merak edip durdu. Gerçekten sevip yeni bir yola çıkacağınızı sandığınız insanların bile tercihlerini görünce hayal kırıklığı yaşayabileceğinizi ve tercihlerin günümüzdeki aşklarda kariyerli bir iş, ev, mal mülk, dolu bir cebin olması gerektiğini öğreniyorsunuz. Yaptığınız atılımlar sonucunda siz haksız konuma düşürülürsünüz, "Boşlukta olduğun için ona gittin!" denir ve önünüze gelen erkeğe yüz vermediğiniz için "Yok ben erkeklerden hoşlanmıyormuşum", "Lezbiyenmişim" vs. gibi türlü yakıştırmalar yapıp hakkımda önyargılar oluşturanlarda oldu. Bu beni yaraladı mı? Açıkçası, yaraladı. Ama yılmadım. İnsanların düşünce sistemine göre yaşamaktansa kendim için kendi doğularımla yaşamayı tercih ettim ve ortaya "Avare" karakteri çıktı. Sonra bu "Avare" karakteri hayatımda günahıyla , sevabıyla ne yaşadıysa her anını not ederek başka kapılar açmaya başladı kendine... "İki Rüya Arasında" isimli kitap çalışmamın yanına, "Bir Avare'nin Notları" isimli ikinci bir kitap çalışmam daha eklendi. 10 yaşında keşfetmiş olduğum yazarlık özelliğim 36'da tavan yapmış oldu.

"Hep ben! Hep ben! Bencil misin?" dendiğini duyar gibi oldum. Bu aslında ne bencillik! Ne de egosal bir durum! Sadece insanın kendini keşfetmesiyle alakalı bir durum... Arada kendinize "Kimim ben? Nereden geldim? Nereye gidiyorum?" diye soruyor musunuz? Aynaya bakıp kendinizi sorguladığınızda cevapları kendinizde buluyorsunuz zaten ve sorup sorgulamanın faydasını da en iyi şekilde kendiniz üzerinden öğreniyorsunuz. 30'lu yaşlardan sonra sizin kendinize kattığınız bu değerler, öğrendiğiniz olaylar zamanla meyvesini vermeye başlıyor. Hayatınızda kimlerin olmasını, kimlerin olmamasını ayırt edebiliyorsunuz.

Bakalım 36. basamak hayatıma bu yeni süreçte neler katacak... Umutlarınızı yitirmeden, enerjiniz düşmeden, psikolojiniz ve moraliniz bozulmadan yolunuza devam etmeniz en büyük temennimdir.

Şenay Ertorun

Görsel Yönetmen
28.03.2015
11:53

8 Mart 2015 Pazar

Bazen görmezsiniz
Hatta görmezlikten gelirsiniz
Çünkü kırgınsınızdır
Çünkü yorgunsunuzdur
Gözleriniz kaçar birbirinizden
Kalpleriniz atmaya korkar birbiriniz için
Ama o hep burnunuzun ucundadır
Ama o hep içinizdedir

Bazen düşünmek istemezsiniz
Hatta düşündürtmek istemezsiniz
Çünkü hep arayıştasınızdır
Çünkü hep keşfetmenin güzelliğinde olmak istersiniz
Bu yüzden kaçar bedenleriniz birbirinizden
Kavuşmaz elleriniz, sarılamazsınız birbirinize
Ama o hep burnunuzun ucundadır
Ama o hep içinizdedir

Şenay Ertorun
08.03.2015
10.01

25 Aralık 2014 Perşembe

YORGUNDU YÜREĞİM

Dışarıdan soğuk görünsede,
Mesafeli dursada,
Yorgundu yüreğim,
Tek istediği biraz olsun kendi için yaşamaktı,
Sorgulamadan,
Yargılamadan,
Sığınmaktı,
Belki de amacı,
Ya da menfice bir yaklaşımdı,
Oysa onun tek isteği kendi için yaşamaktı,
Çünkü anlamsızca yaşamaktan yorulmuştu,
Pervasızca koşmaktan yorulmuştu,
Kendini feda etmekten yorulmuştu,
Kısaca yorgundu yüreğim
Ve tek isteği biraz huzurdu...

Şenay Ertorun
25.12.2014
11.36

26 Ekim 2014 Pazar

AVARE KAPADOKYA YOLLARINDA












Atlar diyarı, peribacalarıyla, yer altı şehirleriyle önemli turistlik merkezlerden biri olan Kapadokya hayatlarımızda nasıl var oldu? Aslında coğrafya ve tarih derslerinde öğrendiğimiz bilgilerin yaşayan en canlı örneği hep vardı ve biz bu bölgeyi ilk olarak "Asmalı Konak" dizisiyle keşfetmiş gibi akın ettik. Bir bakıma iç turizmin patlamasına faydalı da oldu. Benim bölgeyle tanışmamsa 2009 yılında oldu ve avarenin ilk İç Anadolu Bölgesi yolculuğuydu bu gezi...











Bölgeye ilgimi bir dizi mi çekmişti? Tabii ki de "Hayır!" Sessiz, içine kapanık büyüyen, lisedeyken arkadaşları her geziye giderken onlara imrenerek bakan bir çocuğun Anadolu'ya olan merakı, ülkesini tanıma isteği vesile oldu desek daha doğru ve dürüst bir cevap olur. Bu gezideki arkadaşlarım annem ve babamdı. 2009 yılının Mayıs ayında Hasanpaşa'dan saat 22.00'da kalkan tur otobüsümüzle maceram başlamıştı. Gece karanlıkta etrafınızı pek göremeseniz de az çok hangi bölgeden geçtiğimizi biliyordum ve ilk molamızı Bolu Dağı'nın eteklerinde verdik. Yarım saatlik molanın ardından yeniden yola çıktık. Yolculuğumuz sırasında gün doğumunu görmek için kendimi uyumamaya şartlasam da derin bir uykuya başarmıştım ve gözlerimi açtığımda Tuz Gölü'nün kıyısında ikinci molamızı vermiştik.














Tuz gölünü yakında görme şansına sahip olmuştum bu geziyle... Otobüsten iner inmez fotoğraf makinemi öıkarıp soluğu gölün kenarında aldım. Doğanı, yaşadığın toğrakları keşfetmek kendi benliğini kazanma açısından öğrenmenin başlangıç adımlarından biriydi. Tuz Gölü kenarında kurulmuş olan dinlenme tesislerinde kahvaltımızı ettik ve Kapadokya yolculuğumuz için tekrar yola çıktık.


















Tepeleri, ovaları, köyleri birbir geçiyorduk ve saat 10.30 - 11.00 sularında Aksaray - Nevşehir yol ayrımında üçüncü kez mola vermiştik. Yarım saatlik molanın ardından gezimizin ilk durağı olan Ihlara Vadisi'ne doğru yola çıktık. Ihlara Vadisi, Hasandağı volkanından püsküren lavların akarsu aşındırması sonucunda oluşmuş. 14 km uzunluğundaki bu vadinin yüksekliği Melendiz Çayının kıvrımlarına göre yer yer 100 - 150 m'yi bulmaktadır. Ihlara Vadisi'de kayalara oyulmuş sayısız barınaklara, mezarlara ve kiliselere rastlarsınız. Bu barınak ve kiliselerin bazıları yer altı şehirleri gibi birbirlerine tünellerle bağlıdır ve o dönemde yalayan insanlar olası bir savaş durumunda korunabilmek için vadiye bu yapıları inşaa etmişler. Doğa harikası bu vadiyi gezdikten sonra ülkemdeki krater gölü örneklerinden birini görmek üzere kafilemizle birlikte yola çıktık.




















Narlıgöl Krater Gölü, deniz seviyesinden 1365 metre yükseklikteki krater gölü 2500 metrekare büyüklüğündeki göl, 70 metre derinliğe sahip... İç Anadolu Bölgesinin bir başka doğa harikası olan bu mekandaki anılarımı fotoğraf makinemle ölümsüzleştirdikten sonra otobüsümüz yeniden hareket etti.





Kaymaklı Yer Altı şehri... Tarihi M.Ö. 3000 yıllarına kadar uzanan Kaymaklı Yer Altı Şehri, o dönemde yaşayan insanların kendilerini korumak için inşa ettiği yapılardan biridir. Bu yer altı şehirleri göz göz odalardan oluşurken, ana girişlerde hayvan ahırları mevcut olup, içeri hava girmesini sağlayan havanlandırma sisteminin yanı sıra su ihtiyaçlarını karşılayabilmek içinde su kanalları mevcuttur. O dönemde yaşayan insanların sahip olduğu mimari zekaya şaşırıp kalmamak mümkün değil... Ayrıca her bir katmana inerken daralan yolların geçişi zorlaştırdığını görüyorsunuz. Bu yöntem olası bir savunma için yapılmışta olabilir. Eskiden gelen ziyaretçilerin 7 kata kadar inmesine izin verilen bu yer altı şehirlerinde alt katmanların rutubetten kaynaklanan tahribi sonucu sadece 4 kata kadar inişe izin var.


















Bir sonraki durağımız bu yöreye özgü birbirinden leziz yemeklerini tadacağımız Uranos Sarıkaya isimli restorandı. Avanos yöresinde verdiğimiz bu öğlen molasında yol yorgunluğu üzerime çökmeye başlamıştı. Fakat yeni bir yeri görmenin verdiği enerji sayesinde kendimi dinç tutmaya çalışıyordum. Siparişlerimizi verdikten kısa süre sonra yemeklerimiz gelmişti. Bir buçuk saatlik molanın ardından yöreye özgü şarap yapımını ve Asmalı Konak dizisinde kullanılan ikinci ev görmek üzere Ürgüp yöresine doğru yola çıktık.











Evet, şimdi dudaklardan şu cümlelerin fırladığını duyar giyim: "Bak işte Asmalı Konak dizisinin uyandırdığı meraktan sende oraya gittin." Yazımın başında da belirttiğim gibi bu dizi bölgeye turisttik akın olmasını sağladı, fakat hepimizin bildiği ama vakit ayırıp görmeye gidemediğimiz bölgeyi keşfetmemize vesile oldu. Dizi de iki ev kullanıldı. Biri ortakent, diğeri Ürgüp'te... Ortakent'teki ev otele dönüştürüldüğünden pek ziyaretçi getirilmesine izin verilmiyor. Ürgüp'teki ikinci ev müzeye dönüştürüldüğünden müze ziyaret saatlerinde gidip görebiliyorsunuz. Evi gezdikten hemen sonra yakınlarındaki bir şarap mahzenine götürüldük.















Bir sonraki durağımız Avanos'taki diğer peribacası şekillerini görebileceğimiz bölgeydi. Bu alanda da pek çok ören yerine rastlamanız mümkün...






















Gezimizin en önemli kısmına doğru yaklaşıyorduk. Avanos'taki "ÜÇ GÜZELLER" isimli peribacasının bildiğimiz ve sembolize olmuş olan örneklerini görecektik. Bölgeyi aslında ilk olarak doğa harikası olan "ÜÇ GÜZELLER" olarak anlatılan bu peribacaları sayesinde öğrendik. Mesala Barış Manço'nun "Yar Ola" isimli şarkısının klibinde, coğrafya derslerimizde gördük ve tanıdık bölgeyi... Efsanelerin ve hikayelerin bol olduğu topraklarımızda üç güzellere de ait bir efsane bulunmaktadır. Efsaneye göre, Kapadokya bölgesinde yaşayan bir kralın kızı bir çobanla evlenir ve çocukları olmasına rağmen kral onları affetmez. kralın askerlerinden kaçarken prenses: "Allah'ım bizi ya taş yap, ya kuş yap!" diye dua eder ve oracıkta hemen taş kesilirler.  İşte bu yüzden güzellere "Anne Baba ve Çocuk" derler.














Artık Kapadokya üzerinde yavaş yavaş gün batarken ilk gün ki turumuzu tamamlamıştık Avanos'ta kalacağımız Avrasya Otel'e geçip yerleşerek ertesi gün için biraz dinlenip enerji depolama zamanıydı. İkinci günün sabahında balon gezisi vardı. Fakat bu gezi turdan ayrı bir aktivite olduğu için ücretliydi ve katılmamıştım. Sabah kalkıp kısa bir yürüyüş yaptıktan sonra kahvaltımı edip Göreme, Avanos'taki Halı Atölyesi, Seramik Atölyesi, üzüm bağları, Uç Hisar Kalesini, Güvercinlik Vadisini görmek için hazırlanıp tur otobüsündeki yerimi almıştım. Gezimizin ilk ayağı Avanos'tan başlamıştı ve ilk olarak seramik atölyesine gittik. Nevşehir'in bu ilçesinde Hititler'den beri süre gelen seramik yapımını görmeniz mümkündür. Çünkü ilçede çok sayıda çanak-çömlek atölyesi bulunmaktadır. Ayrıca ilçede diğer önemli uğraşlardan biri bağcılıktır ve yetiştirilen üzümler günlük meyve ihtiyacını karşıladığı gibi şarap yapımında da kullanılmaktadır. Seramik atölyesinden çıktıktan sonra halı-kilim atölyesi ve aynı zamanda satış merkezi olan Bazaar'a gittik. Kafilemizdeki insanlar alışverişlerini tamamladıktan sonra Güvercinlik Vadisinin de olduğu Uçhisar bölgesine doğru yola çıktık.












Güvercinlik Vadisi'nde "O Ağacın Altı" isimli mekana geldik. Buradan bütün o doğa oluşumları oluşumları incelememiz mümkün... 4100 metre uzunluğundaki vadide yeşilin bin bir tonuyla karşılaşıyorsunuz. Yöre halkı bölgede yaşayan güvercinlere yuvalar yapması sonucu vadiye bu ismi koymuşlar. Bu önemli turistlik bölgede 10-15 metre yüksekliğinde bir de şelale bulunmaktaymış... Ayrıca bu vadiden Uçhisar kaleside görünmekteydi.














Uçhisar Kalesini yakından göremesem de rehberimizin anlattığı kadarıyla kalenin en üstünde kayalar oyularak yapılan 3 mezar varmış ve bir efsaneye göre kale içindeki geçitlerin küçüklüğünden dolayı burada cücelerin yaşadığı varsayılıyormuş. Uç hisar kalesi Erciyes ve Hasandağı'nın birlikte görülebildiği tek yermiş burada... Öğle tatilimizi Güvercinlik Vadisinde geçirdikten sonra Göreme Ören Yerini görmek üzere yol çıktık.













Göreme Ören Yeri, eski dönemlere ait pek çok yaşam alanın, kiliselerin, dini yerlerin sergilendiği müzeleştirilmiş bir alan... O dönemlerin yaşamsal alanlarını incelerken tarihin ne kadar hızlı değişime uğradığını, kaç nesilin, kaç imparatorluğun Anadolu topraklarından gelip geçtiğini de yakından inceleyip, öğrenme şansına sahip oluyorsunuz. Evet, bazen kitaplardan bilgileri öğrenmek yetmiyor ve bu alanları yerinde inceleyip görmekte kendinize çok şey katıyor. Bu yüzden gerçekleştirdiğim bu seyahatimde benim için bilgilenme açısından bir şanstı. Makinemle bu ören yerindeki anılarımı ölümsüzleştirdikten sonra öğle yemeğini bölgenin bir başka restorantında yemek üzere rotamızı oraya çevirdik. İkinci günün turu saat 17.00 gibi bitmişti. Akşam Türk Gecesi etkinliği vardı, ona da katılmadım ve son gün için enerji toplamak üzere dinlenmeyi tercih etmiştim.

















3 gün 2 gecelik Kapadokya gezimin son günüydü. Otel çıkış işlemlerinin ardından yola çıktık. Güzergahımız Hacı Bektaş-ı Veli Türbesiydi. İslam dinin yayılmasına katkısı olan Hacı Bektaşi Velinin türbesi Nevşehir'in Hacıbektaş ilçesindedir. Bu yapı içerisinde dikkat çeken önemli yapılar, üçler çeşmesi, aslanlı çeşme, aş evi, meydan evi, altılar kapısı, hazret avlusu, dergah avlusu, Balım Sultan türbesi, Pir evi, kırklar kapısı ve daha pek çok türbe burada ziyaret edilmesi gereken yerlerdir. Türbe ilçenin çarşı kısmında olup Konya Ovasına tepeden bakmaktadır. Öğlen molasını burada tamamladıktan sonra İstanbul'a dönüş için yola çıkma vakti gelmişti. Yeni bir yeri görmenin kattığı enerji ve bilgi değosuyla yaşadığım şehre geri dönüyordum.



Şenay Ertorun
Gezi Tarihi: Mayıs 2009
Yazı Tarihi: 26.10.2014

15 Ekim 2014 Çarşamba

Tek bir sözcük dökülmüyorsa
Kağıda,
Dilden yüreğe,
Yürekten akıla,
Bu senden vazgeçtim demektir.

Kalem kağıdı karalamıyorsa
Öğreniyordur yaşadıkça
Sevmeyi,
Sevmemeyi,
İstemeyi,
İstememeyi,
Huzuru,
Huzursuzluğu,
Gözlemliyordur gördükçe,
Tercihleri,
Sebepleri,
Sonuçları,
Beyin algılıyorsa,
Bu mantığın devreye girmesidir.

Şenay Ertorun
15.10.2014
09.47

23 Ağustos 2014 Cumartesi

Bu koca şehri
Mahkum ediyoruz
Kendi içsel savaşlarımızda
Yeri geliyor
Sevincimizde,
Hüznümüzde,
Acımızda,
Ve yalnızlığımızda
Mahkum ediyoruz
Dikenli teller ardına
Oysa onun terk derdi
Yaşamak,
Kendini korumak,
Varlığını bir sonraki nesile aktarmak,
Oysa bizler ne yapıyoruz
Mahkum ediyoruz
Dikenli teller ardına
Onu koruduğumuzu sanarak
Yalnızlaştırıyoruz elbirliğiyle
Tahrip ediyoruz elbirliğiyle
Değiştiriyoruz elbirliğiyle
Oysa onun tek derdi
Yaşamak,
Kendini korumak,
Varlığını bir sonraki nesile aktarmak

Şenay Ertorun
23.08.2014
15.15


11 Ağustos 2014 Pazartesi

YAŞAMINIZIN YÖNETMENİ MİSİNİZ?

"Yönetmenlik nedir? Yönetmen olabilmek için nasıl vasıflar gereklidir? Bir meslek olarak sizin gözünüzde değeri nedir? Kendi yaşamınızdaki yönetmenliğiniz nedir?" Kafamdaki deli sorularla çıktım yine karşınıza... Bu yazımda "YÖNETMENLİĞİ" ele almamın esas nedeni geçen gün genç bir arkadaşın çekmiş olduğu bir kısa tanıtım filmi ve tek başına geldiğim süreçte yaşadığım olayların etkisidir. Çoğumuz yönetmenliği "motor ve stop" komutlarını veren kişi olarak biliyoruz. Oysa yönetmen gördüğümüz gibi ya da bize öğretilen gibi bir şekillerden ibaret olmayıp kendinizden yola çıkarak seçmiş olduğunuz alanda elinizdeki mevcut sete hakim olmanızdır.

Bakınız Edward Dmytryk "Sinemada Yönetmenlik" isimli kitabındaki önsözünde ne demiş:

"Konuştuğum ya da birlikte çalıştığım öğrencilerin büyük bölümü yönetmeni, oyunculara orada durmasını, şuraya yürümesini ya da laflarını şöyle söylemesini emreden bir çeşit sanatsal lider olarak düşünüyorlardı. Gerçeğe bu kadar uzak başka düşünce olamaz. İşin aslı, film yapmanın hem bir iş yatırımı hem de kolektif bir sanat olduğudur. Ürün yaratıldığı denli yapılmıştır da...
Birçok sanat dalı, teknik açıdan, epey basittir. Bir yontucu ve bir mermer parçası, bir ressam ve bir çerçeveye gerilmiş tual yanında birkaç tüp boya, bir müzisyen ve bir piyano, bir yazar ve birkaç çizgili kağıtla kalem... Ama ister gişe için yapılsın, isterse gerçek bir sanat yapıtı olsun, bir filmin gerçekleşmesi için çok sayıda sanatçı ve onlardan daha çok sayıda teknik elemanın bir araya getirilmesi gerekmektedir. Yönetmenin, bu değişik sanat ve tekniklerin tümünü öylesine harmanlar ve karıştırır ki, sonunda ortaya film denilen bağdaşık bir yapıt çıkar. Yönetmen, yapımevinin değişik elemanlarını nasıl kullanacağını, piyanosu başındaki bir besteci kadar bilmelidir. Dizginleri elden bırakmadan, kandırmayı, nazlandırmayı, pohpohlamayı, işe koşmayı ve yetkini hissettirmeyi bilmelidir. Film ekibinin taşınma, beslenme, konaklama sorunlarında uzman olmalıdır; günde yirmi dört saat düşünmeye ve düş kurmaya gönüllü, hatta istekli olmalıdır -  düşler karabasana dönüştüğünde bile aklını kaçırmadan...
Bu, sürecin akışının gereğidir. Yönetmenin tüm çalışma zamanının ortalama yarısı hazırlıklarda geçecektir. Ancak ondan sonra çıkacaktır ağzından gizemli sözcükler: "Ses! Kamera! Başla! (Bkz. Sinemada Yönetmenlik - Edwatd Dmytryk, Önsöz)"

Yukarıdaki alıntı yaptığım yazıda söylendiği gibi yönetmenlik mesleklerin en zorudur. Peki, yaşadığımız coğrafyada bu işin gördüğü değer nedir? Hemen hemen bir değeri yok gibidir. "Bu düşünceyi nereden çıkarıyorsun?" diye soracak olursanız yazının devamında sorunun cevabını öğrenirsiniz. Meslek olarak bir statüsü yoktur. "Hadi canım olur mu öyle şey!" diye derseniz geçerli meslekleri sayın diyeceğim cevap olarak sizlere... Konuyu fazla dağıtmadan yazıma şu cümlelerle devam etmek istiyorum; çoğu yönetmen kendine piyasada iş bulamadığı için üniversitelerde öğretim görevlisi olarak yaşamlarına devam etmektedir. "Peki, neden bu durum böyledir?" diye bir soru çıkar karşımıza ve cevabı çok basit olup, hepimiz bu gerçeği çok yakından bilmekteyizdir. Yaşam hepimize belirli standartlar sunar ve bu standartların en başında ekonomik temelleri oluşturan ev satın alma, evin kirasını ödeme, evin ihtiyaçları, elektriği, suyu, telefonu, interneti vs. vs. Evliyseniz, eşinizin ihtiyaçları, beklentileri, çocukların ihtiyaçları, okul masrafları vs. vs. İşte bu yüzden insanlar düzenli bir maaş ve sigortalı bir iş arayışında olur. Tercih edilen alanlarda ya TV'ler de kameraman, kurgusu, asistan, resim - kayıt masası yönetmenliği, ya gazetelerde veya dergilerde muhabirlik, fotoğrafçılık, ya da üniversitelerde öğretim görevlisi olmadır. Şansını saha alanında aktif olarak değerlendirmek isteyenlerde sinema veya dizi sektörüne girip en alt tabakadan başlayıp bir ekip içerisinde çeşitli görevlerde çalışıp en üst mevkiye oturma şansınız vardır. Kimisi bu seçeneği iyi değerlendirirken, kimi az önce sözünü ettiğim seçeneklere yönelir, kimi de arayışlarına devam ederek farklı işlerde çalışıp bütçesini oluşturarak kendi projelerini gerçekleştirme uğraşına girer.


İşte tüm bu nedenlerden dolayı bu mesleğin psikolojik yönüne de değinirsek: "Bir kere yönetmenin kafasının içi boş olmalı..." Çünkü "Bir yönetmen sete geldiğinde sadece yapacağı işle meşgul olmalıdır ki ortaya güzel bir eser çıkarsın." (Son dönemlerde çıkarılan güzel eserlerde var onların hakkını yememek lazım...) Hemen buna bir örnek vermek gerekirse kısa süre önce, yani üç sene önce bir arkadaşım güzel bir konu yakaladı ve onu yapabilmek için daha yolun başlangıcında bir dizi sıkıntıyla karşılaştı ve tek bir kişinin yaptığı ağır yakıştırmadan dolayı çıktığı yoldan dönmek istemedi. Fakat psikolojik olarak kafasında yer eden bu ağır yakıştırma beyninin bir köşesinde kalmıştı. Arkadaşım o yakıştırmayı umursamasa da yaşadığı kırıklık işini düzgün yapmasına engel oluyordu. Fakat başladığı işi yarım bırakmak onun doğasında, kişiliğinde olmayan bir olguydu ve yılmadan yoluna devam edip çalışmasını tamamladı arkadaşım... Eğrisiyle, doğrusuyla, elindeki bütçesiyle gayet iyi bir film yaptı. Diyeceğim odur ki, bir çalışmaya başladığınızda işinizin başarılı olmaması için yolunuza türlü türlü hendekler kazılacak ve sizler yıldırılmaya çalışacaksınız. Tüm bu olumsuzluklara rağmen kafanızın içindeki projeyi korumaya almışsanız başarıya giden kapının kilidini açmayı başarmışsınız demektir. Ve eğer yönetmen olmayı düşünüyorsanız kırıcı olmadan, tatlı - sert kişiyi oynamalısınız, yoksa bir seti asla kontrol edemezsiniz.

"Türkiye'de iyi bir yönetmen olmak için gerekli şeylerden ilki, orospu ruhlu olmaktır. İşte sonra kadraj bilgisi, ışık bilgisi, kurgu bilgisi falan gelir. Emel Keleşoğlu 14.02.2011 Facebook. (http://www.kameraarkasi.org/ isimli siteden alıntıdır.)

Şimdi işin fiziki yönlerine değinirsek... Fiziki olarak yıpranmayı göze almalısınız. Bu yorgunluklar sizde belirli bir yaştan sonra bazı hastalıkların patlak vermesine neden oluyor. Mesela kalp rahatsızlıkları vs. "Ama her meslek için geçerli bu!" derseniz cevabım "Evettir." Ama bizim uğraştığımız alan sanatın bir başka dalı olduğu için gecesi ve gündüzü olmadığından biraz madden ve manen yıpratıcı... Hele ki "YÖNETMENLİĞİ" ve "DİĞER SET İŞÇİLİĞİNİ" bir kadının yapması çok zordur bu coğrafyada... Çünkü belli bir süre sonra işin içine cinsel istek ve talep girmeye başlar. Eğer kadın yönetmen olacaksa "İlla ki birilerinin yatağından geçmek zorundadır." Eğer kadın görüntü yönetmeni ise erkeklerin fantazi dünyası çalışmaya başlar ve işte kadın bütün bunların arasında sıkışıp kalarak yaşamını nasıl idame ettireceğine karar verip çok severek yapsa da işini pes edip vazgeçer. Ama içinde hep mutsuzluğu ve umutsuzluğu kalır. Burada kendimden örnek vermek istiyorum. 2003 yılında okulumdan mezun olduğum zaman, hatta mezun olmadan düşüncelerime "GELECEK KORKUSU" dolmuştu. Beş sene boyunca okuduğunuz okulu bitirme döneminde kendi terchiniz olan branşınızı okul dışında ne kadar yapacağınız bu korkumun başlangıç adımıydı. Diplomayı elime aldıktan sonra sokakta anket yapmaya, kapı kapı dolaşıp insanlara ürün pazarlamaya kadar olan tüm iş denemelerinde bulundum. Yeri geldi bir kitapçıya girip reyon sorumlusu ve müşteri temsilcisi olarak çalışmayı göze aldım. Sonra bir gazete de çalışıp kapı kapı dolaşarak çıkaracağı rehber için ilan toplamaya başladım. Bütün bu işlerde çalışırken ne kadar mutsuz olduğumu keşfettim. Çünkü kafamda "Para mı kazanıp istediğim işi yapmak, kendi yazdığım senaryoları çekmek" düşüncesi vardı. Sonra 2005 yılında Flash TV'de çalışmaya başladım. Bu kanalda bir tv dizisinde stajer yönetmen yardımcısı olarak çalışmaya başladım. Fakat ikinci ya da üçüncü çekimlerde taşla ve sopayla kovalanınca işin zorluğunu bir kez daha anlamıştım. Ama yılmak yoktu ve yoluma devam etmeliydim. Kısa süre sonra Flash TV'den ayrılıp bir süre işsiz takıldıktan sonra Sinevizyon Yapım Şirketinde yine stajer yönetmen yardımcı olarak çalışmaya başladım. Yarışma programları da hayatıma ve ilerlediğim yola başka anlamlar katmıştı. Haftalık 120 TL'ye çalışıp (yol ve yemek parası hariç) bu parayı biriktirmeyi başarmıştım. Yaz döneminde yarışma programları bittiğinden bir sonraki sene aynı şirkette çalışmadım. Çünkü hedefim de tuttuğum takım olan Fenerbahçe'nin TV kanalına girmek için müracaatlarda bulunuyordum ve iki sene sürecek olan işsizlik döneminin ardından 2007 yılında Fenerbahçe Spor Kulübünün Müzesinde işe başladım. Bu arada aldığım maaşta iyiydi, birikimlerimi de rahat rahat yapıyordum ve bir yandan yazdığım senaryoları çekerken, diğer yandan arkadaşlarımın çektiği projelere destek veriyordum. 2009 yılına kadar kulübümde çalıştım ve 2009 yılından sonra şansımı kendi özgür dünyamda denemek istedim. Fakat onunda belli çevreyle olacağını fark ettim. Ama bir yandan da aktif sahada iş yapan firmalarda çalışmak için can atıyordum. Gelen teklifleri değerlendirip kararımı ona göre verdiğim anda yine bir işim olmuştu. Bu sefer özgürdüm, kamerayla çekim yapıyordum, kurgu yapıyordum. Fakat dört ayın sonunda kullanıldığımı fark edince başka bir gerçekle yüzleşmiştim. Kendimin farkındaydım, yeteneklerimin, yaratıcılığımın bilincindeydim ve çiğ süt emmiş olan insanoğlu kendi menfaatlerini düşünerek benimkileri hiçe sayıyordu. İşte o zaman bu coğrafyada "EMEĞİN KARŞILIĞININ", "EMEĞE SAYGININ" olmadığını öğreniyordum. Daha sonra girdiğim, çalıştığım bir başka işte yine de bu gerçeklerle karşılaştım ve bu seferde çekilen projede soru sormasını bile bilmeyen bir kişinin "İşte bu benim bilmem kaçıncı belgeselim" diyerek "EMEK HARCAYIP EFOR TÜKETENİN" ikinci plana attığı gerçeğini öğreniyordum. Bu konu da kendimden yola çıkarak yaşadığım süreçte başıma gelen bir sürü olay, örnek var. O yüzden kısaca belli başlılarına değinerek yolumdan nasıl vazgeçirilmeye çalışıldığını, çeşitli yönlendirmelerin beni ne kadar mutsuzlaştırdığını, umutsuzlaştırdığını anlatmaya çalıştım ve bütün bu deneyimlerin sonucunda kendime şu soruyu sormaya başladım: "Kendi hayatının ne kadar yönetmenisin?"

Halkın gözünde "Yönetmenlik mesleği nerede?" sorusunu incelemeye başlarsak çok farklı sonuçlara ulaşırız. Yaşça olgunlaşmış büyüklerimizle karşılaştığımızda "Hangi işle meşgulsün oğlum / kızım?" sorusu gelir genelde ve bu meslek ile uğraşanlar genelde şu cevabı verirler: "Yönetmenim teyzecim / amcacım..." Peşinden de genelde şu soru gelir: "Oh oh ne güzel evladım. Peki hangi şirkette yöneticisin." Muzip olan genç nesil gülümseyerek "Yönetici değilim ben! Yönetmenim. Hani televizyonda dizi, film ya da program izliyorsun ya işte onları çekip yöneten kişiye yönetmen deniz. Benim işimde o..." Şimdi bu cümleler toplumumuzu yargılamak için değildi. Burada belirtmek istediğim meslek kavramını ayırt edemememiz. Bu olgu ve bakış açısı kuşaklar arasında değişmektedir. Bir önceki nesilden onların bir alt kuşağına geçersek bakış açısı şu şekilde oluyor: "Ne işle meşgulsün oğlum / kızım?", "Yönetmenim", "Peki, hangi kanalda çalışıyorsun.", "Ben televizyonda çalışmıyorum, anlaşmalı olduğum bir yapım şirketi var ona bağlı çalışıyorum ve film çekiyoruz sadece..." Bu sorular uzar da uzar. Bir sonraki daha genç olan yani orta yaş grubuna geçersek, " Ne işle meşgulsün?", "Yönetmenim", "İyiymiş. Peki, sana bir kazancı var mı bu işin?" "Geliri de var, kaybedilen para da var... Ama kaybedilen daha çok...", "Peki, hangi çalışmaları yaptın?", "Şu sayfaya gir bütün çalışmalarım orada...", "Ben senden daha iyi yaparım bu işi", "Buyur yap o zaman. Seni tutan kim?"... Daha da genç kuşağa geçersek, hayatının baharında başlangıç yapanlara... "Ağabey / Abla ne işle meşgulsun?", "Yönetmenim", "Ben de sinema okumak istiyorum. Tavsiye eder misin?", "Okumak istiyorsan belirli şeyleri göze alman gerek..." En genç kuşağa, çocuk gözüne dönersek, "Teyze / hala /abla / amca / dayı / ağabey vs. Bak bu filmde yönetmen nasıl bir detay kullanmış. Bence sende bunu denemelisin." Dediğim gibi yaklaşımlar kuşaktan kuşağa değişmekte...

"Bir filmin gerçekleşmesi için görüntü yönetmeni, ışık yönetmeni, sanat yönetmeni, ses yönetmeni, montaj yönetmeni, diğer meslek grupları ve oyuncular arasında işbirliği sağlayan, bunların çalışmalarını uyumlu bir biçimde yöneten, filmin bir snaat ürünü niteliği kazanmasından sorumlu olan sinema sanatçısıdır. Bir televizyon programının gerçekleştirilmesini sağlayan kişidir. (Bkz. Sinem Ve Televizyon Terimleri Sözlüğü - Nijat Özön)"

"Bir yönetmende olması gereken vasıflar nelerdir?" sorusuna değinirsek. öncelikle bir yönetmen, etrafını iyi gözlemleyebilen, yaratıcı, her konuya vakıf, setteki duruşundan, otoritesinden taviz vermeyen bir insan olmalıdır.

Bu yazımda kimseyi kötülemek, kimseyi yermek derdinde değilim. Üstelik kimseye yönetmenliği öğretmek gibi bir amacımda yok. Yazımın başlangıç noktasında dediğim gibi izlediğim bir videoda "Bir meslek olarak yönetmenliğe" bakış açısını gözlemleyerek ve kendi hayatımızın yönetmenliğini ne kadar başardığımızı inceleyerek bu yazıyı kaleme almak istedim.

Şenay Ertorun
11.08.2014
10.25