15 Ekim 2014 Çarşamba

Tek bir sözcük dökülmüyorsa
Kağıda,
Dilden yüreğe,
Yürekten akıla,
Bu senden vazgeçtim demektir.

Kalem kağıdı karalamıyorsa
Öğreniyordur yaşadıkça
Sevmeyi,
Sevmemeyi,
İstemeyi,
İstememeyi,
Huzuru,
Huzursuzluğu,
Gözlemliyordur gördükçe,
Tercihleri,
Sebepleri,
Sonuçları,
Beyin algılıyorsa,
Bu mantığın devreye girmesidir.

Şenay Ertorun
15.10.2014
09.47

23 Ağustos 2014 Cumartesi

Bu koca şehri
Mahkum ediyoruz
Kendi içsel savaşlarımızda
Yeri geliyor
Sevincimizde,
Hüznümüzde,
Acımızda,
Ve yalnızlığımızda
Mahkum ediyoruz
Dikenli teller ardına
Oysa onun terk derdi
Yaşamak,
Kendini korumak,
Varlığını bir sonraki nesile aktarmak,
Oysa bizler ne yapıyoruz
Mahkum ediyoruz
Dikenli teller ardına
Onu koruduğumuzu sanarak
Yalnızlaştırıyoruz elbirliğiyle
Tahrip ediyoruz elbirliğiyle
Değiştiriyoruz elbirliğiyle
Oysa onun tek derdi
Yaşamak,
Kendini korumak,
Varlığını bir sonraki nesile aktarmak

Şenay Ertorun
23.08.2014
15.15


11 Ağustos 2014 Pazartesi

BİR MESLEK OLARAK YÖNETMENLİK

"Yönetmenlik nedir? Yönetmen olabilmek için nasıl vasıflar gereklidir? Bir meslek olarak sizin gözünüzde değeri nedir?" Kafamdaki deli sorularla çıktım yine karşınıza... Bu yazımda "YÖNETMENLİĞİ" ele almamın esas nedeni geçen gün genç bir arkadaşın çekmiş olduğu bir kısa tanıtım filmi... Çoğumuz yönetmenliği "motor ve stop" komutlarını veren kişi olarak biliyoruz. Oysa yönetmen gördüğümüz gibi ya da bize öğretilen gibi bir olay değil... Bakınız Edward Dmytryk "Sinemada Yönetmenlik" isimli kitabındaki önsözünde ne demiş:

"Konuştuğum ya da birlikte çalıştığım öğrencilerin büyük bölümü yönetmeni, oyunculara orada durmasını, şuraya yürümesini ya da laflarını şöyle söylemesini emreden bir çeşit sanatsal lider olarak düşünüyorlardı. Gerçeğe bu kadar uzak başka düşünce olamaz. İşin aslı, film yapmanın hem bir iş yatırımı hem de kolektif bir sanat olduğudur. Ürün yaratıldığı denli yapılmıştır da...
Birçok sanat dalı, teknik açıdan, epey basittir. Bir yontucu ve bir mermer parçası, bir ressam ve bir çerçeveye gerilmiş tual yanında birkaç tüp boya, bir müzisyen ve bir piyano, bir yazar ve birkaç çizgili kağıtla kalem... Ama ister gişe için yapılsın, isterse gerçek bir sanat yapıtı olsun, bir filmin gerçekleşmesi için çok sayıda sanatçı ve onlardan daha çok sayıda teknik elemanın bir araya getirilmesi gerekmektedir. Yönetmenin, bu değişik sanat ve tekniklerin tümünü öylesine harmanlar ve karıştırır ki, sonunda ortaya film denilen bağdaşık bir yapıt çıkar. Yönetmen, yapımevinin değişik elemanlarını nasıl kullanacağını, piyanosu başındaki bir besteci kadar bilmelidir. Dizginleri elden bırakmadan, kandırmayı, nazlandırmayı, pohpohlamayı, işe koşmayı ve yetkini hissettirmeyi bilmelidir. Film ekibinin taşınma, beslenme, konaklama sorunlarında uzman olmalıdır; günde yirmi dört saat düşünmeye ve düş kurmaya gönüllü, hatta istekli olmalıdır -  düşler karabasana dönüştüğünde bile aklını kaçırmadan...
Bu, sürecin akışının gereğidir. Yönetmenin tüm çalışma zamanının ortalama yarısı hazırlıklarda geçecektir. Ancak ondan sonra çıkacaktır ağzından gizemli sözcükler: "Ses! Kamera! Başla! (Bkz. Sinemada Yönetmenlik - Edwatd Dmytryk, Önsöz)"

Yukarıdaki alıntı yaptığım yazıda söylendiği gibi yönetmenlik mesleklerin en zorudur. Peki, yaşadığımız coğrafyada bu işin gördüğü değer nedir? Hemen hemen bir değeri yok gibidir. "Bu düşünceyi nereden çıkarıyorsun?" diye soracak olursanız yazının devamında sorunun cevabını öğrenirsiniz. Meslek olarak bir statüsü yoktur. "Hadi canım olur mu öyle şey!" diye derseniz geçerli meslekleri sayın diyeceğim cevap olarak sizlere... Konuyu fazla dağıtmadan yazıma şu cümlelerle devam etmek istiyorum; çoğu yönetmen kendine piyasada iş bulamadığı için üniversitelerde öğretim görevlisi olarak yaşamlarına devam etmektedir. "Peki, neden bu durum böyledir?" diye bir soru çıkar karşımıza ve cevabı çok basit olup, hepimiz bu gerçeği çok yakından bilmekteyizdir. Yaşam hepimize belirli standartlar sunar ve bu standartların en başında ekonomik temelleri oluşturan ev satın alma, evin kirasını ödeme, evin ihtiyaçları, elektriği, suyu, telefonu, interneti vs. vs. Evliyseniz, eşinizin ihtiyaçları, beklentileri, çocukların ihtiyaçları, okul masrafları vs. vs. İşte bu yüzden insanlar düzenli bir maaş ve sigortalı bir iş arayışında olur. Tercih edilen alanlarda ya TV'ler de kameraman, kurgusu, asistan, resim - kayıt masası yönetmenliği, ya gazetelerde veya dergilerde muhabirlik, fotoğrafçılık, ya da üniversitelerde öğretim görevlisi olmadır. Şansını saha alanında aktif olarak değerlendirmek isteyenlerde sinema veya dizi sektörüne girip en alt tabakadan başlayıp bir ekip içerisinde çeşitli görevlerde çalışıp en üst mevkiye oturma şansınız vardır. Kimisi bu seçeneği iyi değerlendirirken, kimi az önce sözünü ettiğim seçeneklere yönelir, kimi de arayışlarına devam ederek farklı işlerde çalışıp bütçesini oluşturarak kendi projelerini gerçekleştirme uğraşına girer.

Bu mesleğin içinde bulunduğu ekonomik konulara biraz değindikten sonra halkın gözünde "Yönetmenlik mesleği nerede?" olayını incelersek çok farklı sonuçlara ulaşırız. Yaşça olgunlaşmış büyüklerimizle karşılaştığımızda "Hangi işle meşgulsün oğlum / kızım?" sorusu gelir genelde ve bu meslek ile uğraşanlar genelde şu cevabı verirler: "Yönetmenim teyzecim / amcacım..." Peşinden de genelde şu soru gelir: "Oh oh ne güzel evladım. Peki hangi şirkette yöneticisin." Muzip olan genç nesil gülümseyerek "Yönetici değilim ben! Yönetmenim. Hani televizyonda dizi, film ya da program izliyorsun ya işte onları çekip yöneten kişiye yönetmen deniz. Benim işimde o..." Şimdi bu cümleler toplumumuzu yargılamak için değildi. Burada belirtmek istediğim meslek kavramını ayırt edemememiz. Bu olgu ve bakış açısı kuşaklar arasında değişmektedir. Bir önceki nesilden onların bir alt kuşağına geçersek bakış açısı şu şekilde oluyor: "Ne işle meşgulsün oğlum / kızım?", "Yönetmenim", "Peki, hangi kanalda çalışıyorsun.", "Ben televizyonda çalışmıyorum, anlaşmalı olduğum bir yapım şirketi var ona bağlı çalışıyorum ve film çekiyoruz sadece..." Bu sorular uzar da uzar. Bir sonraki daha genç olan yani orta yaş grubuna geçersek, " Ne işle meşgulsün?", "Yönetmenim", "İyiymiş. Peki, sana bir kazancı var mı bu işin?" "Geliri de var, kaybedilen para da var... Ama kaybedilen daha çok...", "Peki, hangi çalışmaları yaptın?", "Şu sayfaya gir bütün çalışmalarım orada...", "Ben senden daha iyi yaparım bu işi", "Buyur yap o zaman. Seni tutan kim?"... Daha da genç kuşağa geçersek, hayatının baharında başlangıç yapanlara... "Ağabey / Abla ne işle meşgulsun?", "Yönetmenim", "Ben de sinema okumak istiyorum. Tavsiye eder misin?", "Okumak istiyorsan belirli şeyleri göze alman gerek..." En genç kuşağa, çocuk gözüne dönersek, "Teyze / hala /abla / amca / dayı / ağabey vs. Bak bu filmde yönetmen nasıl bir detay kullanmış. Bence sende bunu denemelisin." Dediğim gibi yaklaşımlar kuşaktan kuşağa değişmekte...

"Bir filmin gerçekleşmesi için görüntü yönetmeni, ışık yönetmeni, sanat yönetmeni, ses yönetmeni, montaj yönetmeni, diğer meslek grupları ve oyuncular arasında işbirliği sağlayan, bunların çalışmalarını uyumlu bir biçimde yöneten, filmin bir snaat ürünü niteliği kazanmasından sorumlu olan sinema sanatçısıdır. Bir televizyon programının gerçekleştirilmesini sağlayan kişidir. (Bkz. Sinem Ve Televizyon Terimleri Sözlüğü - Nijat Özön)"

Şimdi işin psikolojik yönüne değinirsek... Bir kere yönetmenin kafasının içi boş olmalı... "Neden mi?" diyecek olursanız cevap çok basittir aslında "Bir yönetmen sete geldiğinde sadece yapacağı işle meşgul olmalıdır ki ortaya güzel bir eser çıkarsın." Hemen buna bir örnek vermek gerekirsen kısa süre önce, yani üç sene önce bir arkadaşım güzel bir konu yakaladı ve onu yapabilmek için daha yolun başlangıcında bir dizi sıkıntıyla karşılaştı ve tek bir kişinin yaptığı ağır yakıştırmadan dolayı çıktığı yoldan dönmek istemedi. Fakat psikolojik olarak kafasında yer eden bu ağır yakıştırma beyninin bir köşesinde kalmıştı. Arkadaşım o yakıştırmayı umursamasa da yaşadığı kırıklık işini düzgün yapmasına engel oluyordu. Fakat başladığı işi yarım bırakmakta onun doğasında yoktu ve yılmadan yoluna devam edip çalışmasını tamamladı arkadaşım... Eğrisiyle, doğrusuyla, elindeki bütçesiyle gayet iyi bir film yaptı. Diyeceğim odur ki, bir çalışmaya başladığınızda işinizin başarılı olmaması için yolunuza türlü türlü hendekler kazılacak ve sizler yıldırılmaya çalışacaksınız. Tüm bu olumsuzluklara rağmen kafanızın içindeki projeyi korumaya almışsanız başarıya giden kapının kilidini açmayı başarmışsınız demektir. Ve eğer yönetmen olmayı düşünüyorsanız kırıcı olmadan, tatlı - sert kişiyi oynamalısınız, yoksa bir seti asla kontrol edemezsiniz.

"Türkiye'de iyi bir yönetmen olmak için gerekli şeylerden ilki, orospu ruhlu olmaktır. İşte sonra kadraj bilgisi, ışık bilgisi, kurgu bilgisi falan gelir. Emel Keleşoğlu 14.02.2011 Facebook. (http://www.kameraarkasi.org/ isimli siteden alıntıdır.)

Şimdi işin fiziki yönlerine değinirsek... Fiziki olarak yıpranmayı göze almalısınız. Bu yorgunluklar sizde belirli bir yaştan sonra bazı hastalıkların patlak vermesine neden oluyor. Mesela kalp rahatsızlıkları vs. "Ama her meslek için geçerli bu!" derseniz cevabım "Evettir." Ama bizim uğraştığımız alan sanatın bir başka dalı olduğu için gecesi ve gündüzü olmadığından biraz yıpratıcı... Madden ve manen yıpratıcı... "Olaya çok olumsuz baktın" derseniz. "Biraz araştırın ve bu mesleğe gönül vermiş, yıllarını geçirmiş insanların yaşantılarını inceleyin" diyerek sözü bir başka konuya getiriyorum.

"Bir yönetmende olması gereken vasıflar nelerdir?" sorusuna değinirsek. öncelikle bir yönetmen, etrafını iyi gözlemleyebilen, yaratıcı, her konuya vakıf, setteki duruşundan, otoritesinden taviz vermeyen bir insan olmalıdır.

Bu yazımda kimseyi kötülemek, kimseyi yermek derdinde değilim. Yazımın başlangıç noktasında dediğim gibi izlediğim bir videoda "Bir meslek olarak yönetmenliğe bakış açısını gözlemledim ve bu yazıyı kaleme almak istedim.

Şenay Ertorun
11.08.2014
10.25

18 Temmuz 2014 Cuma

Seni ilk gördüğümde
30'lu yaşlarımdan sonra
Belki yeni bir umuttun
Yeni bir başlangıç noktasıydın
Yeni bir kapıydın
Belki de
Oysa sen,
Sana lütfedilen değeri,
Cevheri,
Önyargılarınla görmezden geldin
Ve gittin
Korkaklığınla başka limanlara sığındın
Sorumsuzluğunla başka dağlar ardına kaçtın
Istemedin,
Sevmedin,
Bahaneler uydurup gitmeyi tercih ettin
Ve ben izin verdim sana
Ardından öylece durup seyrettim seni
Giderken
Çünkü kırılmıştım,
İncinmiştim,
Yorulmuştum
Ve senden ne bir liseli aşık
Ve senden ne de kör kütük sarhoş bir aşık
Yaratmak istedim
Ve senden bana yoldaş olmanı,
Bana eş,
Bana arkadaş
Ve "Canım" diye hitap edebileceğim kişi olmanı bekledim
Ama sen gittin
Ve ben sadece gitmeni seyrettim
Son sevgiminde benden tükenip gitmesini seyrettim
Oysa sen sana lütfedilen değeri,
Cevheri,
Önyargılarınla görmezlikten geldin
Ve gittin

Şenay Ertorun
18.07.2014
13:16

3 Temmuz 2014 Perşembe

AVARE TUZ GÖLÜ - HALFETİ - HASANKEYF - MARDİN YOLLARINDA

"2010 yılındaki bu üç günlük macera nasıl başladı?" Biraz ona değineceğim. Bir fotoğraf gezisi sırasında tanıştığım arkadaşlardan biri sosyal medyadan 2010 yılının Temmuz ayı içerisinde Doğa Derneği'nin "Halfeti - Hasankeyf - Mardin" gezisi etkinliğinden beni haberdar etmişti. Mesajı aldığımda inceledim ve gidip gitmeme konusunda kararsızdım. Günlerce vaktinin dolmasını bekleyen etkinliği değerlendirmesi için bir başka fotoğraf sanatçısı arkadaşım Çiğdem Tatlısert'le paylaştım. "bana faceden mesaj olarak geldi. ileteyim dedim sana " "AA SÜFER YAAA Gidelim mi?" "bende düşündüm ve gidelim diyorum. iyi olur." "Çok sıcak olur mu acaba?" "bilmiyorum ki. önümüzdeki haftadan itibaren sıcaklık azalacak diyorlar ama o bölge sıcak olur mu bilmiyorum?" yazışmalarıyla karar aşamasındayken etkinliğin ücretini yatırmamla birlikte bu macera başlamış oldu.

19 saat sürecek olan yolculuk maceramız 27 Ağustos 2010 Cuma günü başladı. Ülkemin dört bir yanını merak ediyordum ve ilk durağım Kapadokya'da sonra ikinci durağım Güneydoğu Anadolu Bölgesinin harika yeri, Mezoğotamya'nın başkenti, tarihe tanıklık etmiş olan Hasankeyf'ti. Öğrenciyken "Fırat Göl Olurken", "Işık Doğudan Yükselir" isimli belgesel filmleri izledikten sonra yaşadığım topraklarda yatan tarihi yakından öğrenecek ve inceleyecek olmanın heyecanıyla yolculuk ediyordum. İlk molamızı Bolu Dağı'nın eteklerinde vermiştik ve mola bittiğinde tekrardan yola çıktık. Yolculuk esnasında birkaç uyuduktan sonra gün doğumuyla güne "Merhaba" dedim ve ikinci mola yerimiz olan Tuz Gölüne yaklaşmak üzereydik.

Tuz Gölü, dört bir yanı suyla kaplı olan ülkemin en büyük göllerinden biridir. Coğrafya derslerinde öğretilen klasik bilgilerin dışında yeni bilgiler öğrenmiştim bu gezide... Bu bilgilerden biri nesli tükenmekte olan flamingolara yaşam alanı niteliği taşıdığı gibi, Bataklık Kırlangıcı, Suna, Angut, Çamurcun,  Kılıçgaga, Kocagöz ve Martı gibi sayısız kuş türlerine kuluçka döneminde ev sahipliği yaptığıydı. İkinci bilgi ise kuzeyden güneye kuşların göç ettiğini hep bilirdik ve ülkemizin göç yollarından bir olduğuydu. Kuşlar ülkemiz içerisinde belirli noktalarda durup karınlarını doyurup, dinlendikten sonra yeniden uçmaya başlarlarmış. Kahvaltımızı ettikten sonra Tuz Gölü üzerinde müzik dinletisinden sonra yeniden yola çıktık.





Ülkemin güzel coğrafyasında, yeşillikleri, ormanları, çayırları, dağları arasında birer birer ilerliyorduk. Yaklaştıkça heyecanım daha da artıyordu. Öğle yemeği molasını Adana yakınlarında verdik. Öğle yemeği için kuru fasulye pilav tercih etmiştim. Çünkü yolculuk yapıyordum ve sıkıntı yaşamamak için halk arasında "Fakir yemeği" olarak lanse ettiğimiz yemeği tercih etmiştim. Karnımızı doyurup ihtiyaçlarımızı giderdikten sonra üç otobüs Halfeti yoluna düştük yeniden...

28 Ağustos 2010 Cumartesi akşamı Halfeti'ye vardığımızda saatler 20.00'i gösteriyordu. 19 - 20 saat süren yolculuğumuzun ilk durağına varmıştık. Otobüsten indiğimizde Fırat Nehri üzerinde yemek yiyeceğimiz restorana yönlendirildik. Keyifli geçen yemeğinden sonra kalacağımız yer gösterildi ve eşyalarımızı bırakarak saat 03.00'e kadar Çiğdem'le fotoğraf çekmek için Halfeti sokaklarında dolaştık. Geri döndüğümüzde kalacağımız yer bir damdı ve ben ilk defa uyku tulumunun içerisinde sokakta uyuyacak olmanın heyecanıyla uzanıp gökyüzündeki yıldızları seyretmeye başladım. Yaşadığımız şehirde yıldızları çok nadir görüyorduk ve ben gökyüzünün bu güzel anını keyifle seyrede seyrede uyudum. Saat 05.00'de uyanarak Halfeti'nin o güzelliğini seyrettim. Sabah Fırat Nehri üzerinde tekne turu ayarlanmıştı. Halfeti'nin güzelliğini ve o sular altında kalmaya mahkum edilen tarihi yapılarını yakından görme fırsatını buluyorsunuz. Tekne turumuzu tamamlayıp kahvaltılarımızı ettikten sonra öğlen saatlerindeki müzik dinletisinden sonra Hasankeyf yolculuğumuz başlamıştı.















Hasankeyf yolculuğumuz beş saat sürecekti. Yeni yapılan Diyarbakır otobanında ilerliyorduk ve bölgenin coğrafi özelliklerini yakinen inceliyordum. İlk molamızı da Diyarbakır yakınlarında bir tesis de verdik. Karnımız acıkmıştı, ama açıkçası o tesiste yemek yemek aklımın ucundan bile geçmiyordu ve Çiğdem'in eşi Alain şiş kebaplarla çıkıp gelmişti. Direncimi kıranda kebapların yanında közlenen biberlerdi. Kokusuna dayanamayıp yarısına kadar indirdiğim o lezzetli biber beni yakıp kavurmuştu. Ama beş dakika sonra biberin acılığı geçmişti. Mola süremiz sona erdikten sonra yeniden yola çıktık ve Batman'a bağlı olan Hasankeyf yolunda ilerlerken petrol kuyularına rastlayınca ben "Bizim de Teksas'ımız varmış" diyerek espiriyi patlatmıştım.













29 Ağustos 2010 Pazar Saat 17.00 gibi Hasankeyf'teydik. Otobüsten iner inmez kalacağımız kırbahçesinde biraz dinlendikten sonra makinelerimizi alıp Mezopotamya'nın başkenti, başlı başlına bir tarihin yattığı ve baraj yapıldığında sular altında kalması muhtemel olan Hasankeyf'in fotoğraflarını çekmeye başladık. Hasankeyf, kuzeyden güneye kıvrılarak giden Dicle Nehri üzerinde kurulmuş olan tarihin önemli ticaret limanlarından biriymiş ve Eyyübiler döneminde yapılan imar çalışmasıyla bugün gördüğümüz pek çok tarihi eser yapılmış. Günümüze kadar ayakta kalmayı başaran bu yapılar Ilısu Barajı bittiğinde sular altında kalma tehlikesi ile yüz yüze... Akşam yemeğinden önce müzik dinletisi vardı ve hepimiz toplanmıştık. Dinleti bittikten sonra kısa bir tur gerçekleştirip akşam yemeğimizi yemek üzere kırbahçesine geri döndük. İlk defa kamp yapmanın heyecanıyla sabaha kadar kesik kesik uyumuştum ve gece bahçede otlayan inekler, etrafta gezinen kediler, tavuklar görünce şaşırmıştım. Sabah uyandığımda ilk işim bunun nedenini öğrenmek olmuştu. İneklerin oldu bahçeye akrepler, tavukların olduğu yere keneler, kedilerin olduğu bahçeye de fareler giremezmiş. 30 Ağustos 2010 Pazartesi sabah saat 05.00'e doğru yeni dalmıştım ki "Şehir turuna çıkıyoruz. haydi toparlanın" duyurusuyla uyandım. Kısa bir şehir turundan sonra kahvaltımızı edip İstanbul için dönüş yolcuğumuz başlamıştı.




İstanbul'a dönüş güzergahımız Mardin üzerindendi ve öğle molasını Mardin'de verdik. Biz üç arkadaş yemek yeme yerine şehirde tur yapmaya karar verdik. Mardin, Harran Ovasının üzerine kurulu, tarihi yapılarını korumayı başaran illerimizden biri.. 30 Ağustos Zafer Bayramı dolayısıyla her yer kapalıydı ve pek çok yeri dışarından görebildik. Mola saatinin bitmesine yakın bir zaman da da pazardan kızarmış ekmek, domates, salatalık, kaşar peynir ve elma alıp otobüste karnımızı doyurmaya karar verdik. Dönüş yolundaki en keyifli dakikamız bu piknik anıydı. 31 Ağustos 2010 Salı sabahı İstanbul'daydık ve üç süren bu güzel tatil son bulmuştu. Ülkemin güzel bölgelerinden birini daha görmek anılarım arasında yerini almıştı bile...















20 Haziran 2014 Cuma

AVARE PARİS YOLLARINDA


Paris maceram, 1 Nisan 2011'de aldığım en güzel doğum günü hediyesiyle başlamıştı. İşsizdim, bir yandan da "Biz de Varız" isimli ikinci belgesel film projemle uğraşıyordum ve teyzem bana hayatımın en güzel süprizini yapmıştı. Alıp kenara süs olarak koyulan bir eşya, üzerimize giyilen bir kıyafet, sıktığımız bir parfüm ya da deodorant yerine bana hatıra kalması için yurt dışı seyahati hediye etmişti. Seçilen şehirde dünyanın en önemli başkentlerinden biri olan Paris'ti...


Fransa'nın başkenti, şehrin orta merkezinden geçen Sen nehrinin üzerinde iki yakasına kuruludur Paris... Dünya'nın en önemli turizm şehri, aşıklar şehri olarak anılan Paris'te 3 gün geçirecektim. 3 Mayıs 2011'de 11.000 fit yükseklikte 3 saat süren bir yolculuktan sonra Paris'teydim. Havaalanında valizlerimizi beklerken şehrin krokisini alıp çantama koydum. Teyzemde şehirde gezebileceğimiz noktaların işaretli olduğu bir haritayı aldı. Valizlerimizi alıp çıktığımızda bizi karşılayacak olan tur rehberimizi biraz bekledik ve aracımız geldiğinde kalacağımız otele doğru yola çıktık. Hotel Langlois şehrin tam merkezindeydi. Valizlerimizi odamıza bıraktıktan sonra hem kısa bir tur amaçlı, hem de akşam yemeğimizi yiyebilmek için teyze - yeğen dışarı çıktık. Diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi saat 17.00'den sonra hayatın akışı sessiz bir şekilde ilerliyor Pariste'de... Geçtiğim her sokakta tarihi binaların yapılarını bozmadan ayakta kaldığını görüyordum.



Paris'te, İstanbul'daki gibi saat 19.00'den sonra herhangi bir açık dükkan, kafe veya restorant görmeniz mümkün değil. Göreceğiniz yerlerde isim yapmış büyük mağaza ve restoranlardır. Onlarda 21.00'a kadar açık... 21.00'a kadar yemek yediniz yediniz, keyif yapmaya kalktığınız an sizi kapanış için uyarıyorlar. Uzun bir yürüşten sonra "Le Pantruche" isimli restorana girip oturduk. Menüler Fransız veya İtalyancaydı. İngilizceleri okumakta güçlük çekeceğiniz kadar küçük puntolarla yazılmıştı ve o kadar yemek çeşidinin içinden seçim yapmakta karar vermedik. Düşünüp taşınıp karar verdikten sonra siparişlerimizi verdim. Bir süre sonra gelen siparişimiz memleketimizin bağrından kopup Avrupa'ya uzanmış olan Adana Kebabını görünce şaşırmıştım. Sunumuyla gayet şık duran kebabımızı yemeğe koyuldum. Restoranların bazılarında Türk işletmecilerin olduğunu öğrenmiştim otele geri döndüğümüzde, bu yüzden farklı lezzet tatmayı umarken yerli bir tat ile karşılaşmak şaşırtmıştı beni... Bu güzel bir akşam yemeği ile karnımızı doyurmuştuk, fakat hesap geldiğinde mide oturmuştu. 36 Euro gibi bir para ödeyip mekandan ayrıldık. O akşam Paris'in ne kadar pahalı bir şehir olduğunu anladım. Gündüz gözüyle bu şehri görmeye sabırsızlanıyordum. Sabah olduğunda rehberimiz oteldeydi ve kahvaltıdan önce bize şehirde yapacağımız kısa turdan bahsetti. Paris'teki ilk sabah kahvaltısında menüyü görünce şaşırdım. Otelin işletmecisi Türk'tü ve zeytin, yumurta, domates, peynir vs. Türk adetlerine uygundu. Karnımızı doyurduktan sonra yanımıza da öğle yemeği için atıştırmalıklarımızı aldık ve kısa şehir turu için rehberimiz ile yola çıktık. Kameram, fotoğraf makinem bir avarenin dünyayı dolaşmaya başladığı ilk yeri belgelemeye hazırdı.










İlk durağımız The Palais Garnier (Opera Garnier)'dı. III.Napolyon tarafından yaptırılan bu görkemli yapının mimari Charles Garnier'dır. Opera Garnier'ın dışı heykellerle kaplıdır. Dışı gibi içi de görkemli olan Opera Garnier, Paris'in anıtsal yapılarından biridir. Bizim gezdiğimiz saatlerde kapalı olan bu yapıyı ancak dışarıdan görüntüleyebildim. Opera binasının etrafında geçirdiğimiz kısa süreden sonra aracımıza binip Cathédrale Notre Dame de Paris'e gittik.







Victor Hugo'nun Notre Dame Kamburu isimli romanında okuduğumuz, "The Hunchback Of Notre Dame" filminde gördüğümüz katedrali yakından inceleme fırsatı bulacaktım. Arabadan inip katedralin bahçesine adım attığım an inanılmaz büyüleniyorsunuz. 1163 yılında Kral VII.Louis'in hükümdarlığında bu görkemli yapının inşasına başlanmış ve 1345 yılında tamamlanmış. Katedralin içine girdiğimizde bizlerde her ziyaretçi gibi mumumuzu yakıp dileğimizi diledik. Dışarı çıktığınızda da katedralin tam önünde sıfır noktasını görmeniz mümkün... Daha tam detayıyla bu aşıklar şehrini gezmeden büyülenmeye başlamıştım. Kiliseden çıktığımızda bu sefer ki durağımız Louvre Müzesiydi.. Fakat bu müzeyi gezmeyecektik. Rehberimizin hazırladığı kısa şehir turunda sadece mekanların tanıtımı vardı. Louvre Müzesini, Paris'teki son günümde, yani 6 Mayıs 2011 tarihinde gezdim ve ilerleyen satırlarda yazımın sonuna doğru değineceğim.















Paris'in bir başka simgesi Zafer Takı'dır. Charles de Gaulle Meydanının ortasında yer alan Zafer Takı 1806 yılında Napolyon Bonapart tarafından yapımına izin verilen Tak 1836 yılında tamamlanmış. Paris şehrinin çok önemli döner kavşağında olup Şanzelize Caddesinin batısında kalmaktadır. Bir başka meydandan geçerken dikkatimi Sultanahmet Meydanındaki Dikilitaş'ın bir benzeri çekti. Rehberimizin anlattığı rivayete göre bu dikilitaşı Osmanlı Hanedan mensuplarından biri hediye etmiş. Öğlen saatlerinde gezimiz paris'in en görkemli yapısı Eiffel Tower'ı tepeden görebileceğimiz bir yerde devam etti.. Kuleye 5 Mayıs 2011 günü çıktım. ve gözlemlerimi ileri ki paragraflarda aktaracağım.

Paris, tarihi yapısını koruyan özgür bir şehirdi, ama belli yaşam kuralları vardı. 12 katlı metrosuyla her yere rahatlıkla ulaşabiliyorsunuz. her büyük metropol şehri gibi Paris'inde tarfaik sorunları var ve insanları motosiklet ya da bisiklet kullanıyordu.Otobüsler şehrin içinde ring seferleri yapıyorlardı. Taksiler pahalı olduğu için kimse kullanmıyordu ve genelde otel önlerinde bekliyorlardı. Şehrin içinde stadyum görme şansınız yoktu. iki büyük stadyum vardı ve şehrin iki uç noktasında kuruluydular. Şehrin yeşillik mevzusuna gelince binaların genelde kendine özgü bahçeleri vardı. Ana caddelerin hepsinde ağaçlar dikiliydi ve insanların öğle aralarında ya da iş çıkışlarında dinlenebileceği parklar mevcuttu. Öğle arası derken bir konuya daha değinmek istiyorum. Bizim bildiğimiz öğle paydosları ya yarım saattir ya da daha kısadır genelde iş aksamasın devam etsin diye... Orada öğle saatlerinde insanların iki saatlik mola hakkı varmış ve onlarda genelde bu iki saati parklarda geçirirlermiş. Serbest bırakıldığımız dönemde "Sefiller" isimli romanıyla tanıdığım Victor Hugo'nun yaşadığı daireye yakındık ve müzeleştirilmiş olan dairesini görme fırsatım oldu.






İlk gün yarım zamanlı bu şehir turunda, tarihinin yanı sıra her milletin kendine özgü mahallesi olduğunu, gaylerin yaşam alanlarının olduğunu da öğrenmiştim. Tekrar rehberimizle buluştuğumuzda Paris'in en eski alışveriş merkezlerinden biri olan ve şu anda homoseksüellerin yaşadığı bölgeye götürüldük. Şimdi yazının burasında "Oraya sizi nasıl götürürler?". "Ne işin var orada?" gibisinden klasik Türk insanına özgü sorular canlanacaktır kafanıza ve bu bölgenin öyküsünü anlatacağım sizlere... Gittiğimiz bu bölge eskiden Paris'in en varlıklı insanlarının yaşadığı bir yermiş ve Paris'in en önemli alışveriş merkezlerinden biriymiş. Bu bölgeden göçler başlayınca ilginin azaldığını gören Paris hükümeti burayı yeniden canlandırmak için Yahudi göçmenleri buraya yerleştirir. Gelen Yahudiler bölgeyi yeniden canlandırsa da İkinci Dünya Savaşı başlayınca bölge tamamen sessizleşir. Bu seferde Paris hükümeti homoseksüellerin rahatça ve özgürce yaşayabileceği bir alan olarak bu bölgeye onları yerleştirir. Eski bir Yahudi Mahallesi olduğu için burada yaşayan Yahudiler hala mevcuttu ve bize "Falafel" isimli özel yemeği tattırdılar. Bu nefis lezzeti denemenizi tavsiye ederim.


4 Mayıs 2011 tarihindeki bu kısa şehir turu oldukça yoğun geçmişti. Akşam yemeği için alışverişimizi yapıp otelimize döndük. Ertesi gün ki programımız Eiffel Tower ve Sen Nehrinde turdu. 5 Mayıs 2011 sabahı kahvaltımızı ettikten sonra sırt çantamı alıp turumuzun başlangıç noktası olan 12 katlı Paris metrosuna indik. her kat ayrı bir noktadan değişimle farklı bir bölgeye gidişi sağlıyordu. Biz de 6 numaralı hatta binip Eiffel Tower için kullanacağımız 9 numaralı hattın geçtiği istasyona gittik. Paris metrosu inanılmaz karışık bir ortam ve ilk defa biniyorsanız karıştırmamanız mümkün değil. Biz de böyle bir karışıklık yaşayıp sonunda Eiffel Tower'a ulaşmayı başarmıştık. Sabah erken saatlerde gelen turistler kuleye çıkmak için uzun kuyruklar oluşturarak sıraya giriyorlardı. Bizim burada olsa turisti bile kenara itip öne geçme yarışına girerdik. Kuyruğun uzunluğu bizi kara kara düşündürürken "Bir kere buraya geldim ve oraya çıkmadan dönmem" dedim ve sıraya girdim. Uzun bir bekleyişten sonra 8.20 Euro gibi bir para ödeyerek Eiffel Tower'a çıktım. Kendi özgü mimari yapısını korumayı başaran ve beni büyüleyen bu şehire tepeden bakıyordum. 1887 - 1889 yılları arasında Fransız Devrimi'nin 100.Yıl kutlamaları çerçevesinde düzenlenen Paris Fuarının giriş kapısı olarak Gustave Eiffel firması tarafından yapılmıştır. 300 m yüksekliğindeki Eiffel Tower 3 katlıdır. 1. Katı restoran olarak hizmet vermekte, 2. kattan Paris'i seyredebiliyorsunuz, 3. kata çıkmaya cesaret edemedim, ama tüm dünyayı gözleme şansı buluyorsunuzdur eminim... Yolunuz düşerse 3. kata çıkın derim.  Eiffel Tower'daki turumuzu tamamladıktan sonra Sen Nehri'ndeki turumuz başladı.






















Sen Nehri, Fransa'nın ikinci en uzun nehriymiş. Manş Denizine dökülen nehir üzerindeki tekne turları alkollü ve alkosüz olmak üzere ili şekilde yapılmaktadır. Alkollü turların fiyatı biraz pahalı olduğundan bütçemizin el verdiği kadarıyla alkolsüz turu tercih etmiştik. Paris'i şimdi de nehirden seyrediyordum, görüntülüyordum. Nehir turumuzu tamamladıktan sonra otele kadar olan uzun yürüyüşümüz başladı.








Otele döndüğümüzde biraz dinlenip üzerimizi değiştirdikten sonra Montmarte Tepesini, yani ressamlar tepesini görmek için tekrardan Paris sokaklarında yürümeye başladık. Salvador Dali, Monmarte Tepesinde yaşamış ve dairesi müzeleştirilmişti. Saat 17.00 itibariyle bütün müzeler kapatıldığından içerisini gezme şansım olmadı. Meydana vardığımızda sanatçıların sokağı olan bir alanda bir sürü sanat eseriyle karşılaşmanız mümkün... Sanatın ne kadar değerli olduğunu yaptıkları resimlerin fiyatlarından anlıyorsunuz. Bu tepede Notre Dam Katedralinden sonra en çok ziyaretçi alan Sacré-Cour Bazilikası vardır. Bazilika'nın önünden Paris'e baktığınızda şehrin tarihi yapısının korunduğunu ve gökdelenlerin şehrin dışına doğru yapıldığını görürsünüz. Hatta Paris şehrinde şöyle bir gelenek var. Her bölgenin belediye başkanı görevinden ayrılırken kendisinin görev bölgesine hatıra kalacak bir eseri bırakma zorunluluğu mevcuttur. Bu eser şehrin tarihini görünümünü bozmayacak güzellikte olmalıdır. Böylelikle hem şehrin tarihi dokusu korunmuş oluyor, hem de başkanlar kendilerini hatırlatacak bir eser bırakmış oluyor.






Aşıklar şehri Paris'in sokaklarında elimde haritamla dolaşıyordum. Bu güzel şehrin her sokağı, her yapısı kaydedilmeye değerdi. Evet, İstanbul'da yaşıyordum, ama İstanbul'un sokaklarında dolaşırken şehir her gün bizlere değişime uğradığını anlatıp duruyor. Oysa dünya şehri Paris'in sokaklarında gezerken sanatın o yüce gücünü, tarihin o varlığını hissederek sokaklarında yürüyorsunuz. Yürürken akşam yemeği için McDonald's ya da Burger King aramaya başladık. Bulunduğumuz konumda istediğimizi bulamayınca şimdilerde burada da moda olan Subway Sandviçsine girdik. Çıktığmızda da ben bisiklet yolunda yürüdüğümün farkında değildim ve o sırada oradan geçmekte olan bir bisikletli bana Fransızca sövmeye başladı. Kadın haklıydı ve buradan olan alışkanlığım orada da devam ettiği için araç yolunda yürüyordum. Oradan inince yolumuz Galeries Lafayette ile kesişti. Alışveriş yapmasını sevmeyen bir insan olarak size alışveriş noktalarından bahsetmeyeceğim. Zira Paris'e gittiğinizde gezebileceğiniz en büyük ve tek alışveriş merkezi Galeries Lafayette'dir. Bu görkemli alışveriş merkezini de gezdikten sonra Paris'teki son gecemi geçirmek için otelimize döndük.




6 Mayıs 2011, paris'teki son günümde Louvre Müzesi listemdeydi. kahvaltıdan sonra haritamızı alıp teyze - yeğen uzun bir yürüyüşe başladık. Müzeye vardığımızda yine uzun bir kuyruk vardı ve bekleyişimiz birkaç saat sürdükten sonra 10 Euro'luk Louvre Müzesi biletini alarak içeri girmiştik. Bu müze 1793 senesinde Fransız İhtilalinden sonra açılan ilk devlet müzesidir. Pek çok sanat eserine ev sahipliği yapan Fransa'nın tarihine de yolculuk yapmanızı sağlamakta ve Paris'te görülmesi gereken önemli merkezlerden biridir. Müzedeki turumuzu tamamladıktan sonra karnımızı doyurup dönüş yolculuğuna başlamak için otelimize geri döndük.








Otelimizin civarında bizim han diye tabir ettiğimiz yapılar mevcuttu ve hepsi ya otel, ya ev, ya da iş merkezi olarak kullanılıyordu. Bu yapıların kapıları büyüktü. Eskiden, yani sanayi devrimi gelişmeden ve buharla çalışan araba icat edilmeden önce evlere atlarla girilip çıkıldığından kapılar bu şekilde inşa edilmiş. Yapıların bu özelliklerini fotoğraf makinemle çekerken bir Fransız bana sırtımda yazan isimle seslendi. "Hey Roberto Carlos! Fenerbahce is best team! Turkey team is good! Good team!" diye seslenmişti. Fenerbahçemin Avrupa'da bu kaadr iyi tanınması beni gururlandırmıştı.




Son günümde bir detay daha öğrenmişti ve çıkış işlemlerimiz tamamlandıktan sonra bizi havaalanına götürecek aracı beklemeye başladık. Aracımız geldikten sonra havaalanına gitmek üzere yola çıktık ve aşıklar şehri Paris'e tarihin o görkemini hissederek kapısında zenci bir güvenlik görevlisiyle şakalaşmasıyla uçağa binişim ve İstanbul yolculuğumun başlaması... 3 - 6 Mayıs 2011 tarihindeki ilk yurt dışı seyahatimi sizlerle paylaştım. Bir sonraki başka bir seyahat ve gözlemlerimle ilgili olacaktır.

- Şampiyon Trabzonspor!
-Yo! Şampiyon Fenerbahçe!
-Trabzon oley!