2 Şubat 2016 Salı

YÜREK İSTEYEN MÜCADELEM VE GÖNÜL GÖZÜ

"Film sadece aklı değil, duyguları da oynuyorsa o zaman çok çok iyi sonuç verecektir." (Belgesel Film Yapım Sanatı, Michael Rabiger, ss.51)

"Sanat içimizde biriktirdiğimiz duyguların dışa vurulmuş hali midir?" diye bir soru ile yazıya başlasam size ne çağrıştırır? Benim için bu sorunun cevabı şöyledir: "Dünyaya başka bir pencereden bakmamı sağlayan sağlar, varlığımı sorgulamama yarar, kendime, çevreme öz eleştiri yapmama vesile olur."

Sanat sadece gökyüzünden, denizden, hayvanlardan oluşmaz. Bu dalı var eden, sanat olarak anılmasını sağlayan, üretmeyi seven her canlının meydana getirdiği bir yapı sanat eseridir. İnsan yaşadıklarını, birikimlerini, sevgisini, öfkesini, kibrini, hayalini anlatabilmek için nesneleri, gökyüzünü, güneşi, ayı, denizi, hayvanları ve hatta kendini bir obje olarak kullanıp bir sanat eseri üretmeye çalışır. Bir kuş türü herhangi bir ağaç dalına ya da çatıya kendine ait yuvasını inşaa ederken bile bir sanat eseri üretir. Kısaca sanat, yaşamımızın her alanında mevcuttur.

"Sanatın bir kolu olan sinemanın attığınız başlıkla ne ilgisi var?" diye sorarsanız "SEVGİ", "UMUT", "İNANÇ", "KEŞFETMEK" derim. İnsan 0 - 6 yaş arasında etrafında tanımaya çalışır. Tanıma evresini tamamladıktan sonra, özellikle 6 yaşından itibaren kendini keşfetmeye başlar ve bu uzun süreçte yeteneklerini keşfeder. Kendine bir yol çizer. Kısaca insan içinde beslediği "SEVGİ"nin, yani "GÖNÜL GÖZÜNÜN" ona gösterdiği yol doğrusunda hareket eder. Bu yazıya başlamamda da son iki ay içerisinde izlediğim "Nuh: Büyük Tufan", "Evrim", "Roma'ya Sevgiler", "Senden Bana Kalan", "KOKU" isimli filmlerin ana temada "SEVGİ"ye yer vermesi etkili oldu.


"Vizyon (Hayal)'den başka bir şeyiniz yokken nasıl bir film yapabilirsiniz? Hayal et..." (Belgesel Film Yapım Sanatı, Dale Bell, ss.87)

"Nuh: Büyük Tufan" filminde insanın inanç siteminin sınanması sevgi, hırs, iyilik, masumiyet, yolculuk temalarıyla bize anlatılmış. "Evrim" filminde insanın kendi içindeki iyilik ve kötülükle yüzleşmesini, yine sevgi, bilim, buluş, teknoloji esirliği, kölelik, tutku, masumiyet gibi temalarla anlatılmış. "Roma Sevgiler" filminde, şehir sevgisi, birden çok karakterin gözünden anlatılmış. Bu arada da insanın psikolojik olarak kendisi ile yüzleşmesini aşkla, tarihi dokularla, romayı roma yapan unsurlarla, iyilikle, masumiyetle anlatmış yönetmen. "Perfume"(Koku), filminde bebekken ölü doğduğu gerekçesiyle annesi tarafından bırakılan yetenekli bir çocuğun psikolojik mücadelesini, sevgi, korku, keşfetme, masumiyet, yeteneğini kullanarak insanlar üzerinde etkili olma temalarıyla anlatmış bize yönetmen... Son filmimiz "Senden Bana Kalan"da yönetmen, bir insanın yaşama bağlanmasını, tutunmasını, iyilik, masumiyet ve sevgi temaları ile izlerken, diğer karakterin gözünde sevgisiz büyüyen, şımarık, hayatı öyle ya da böyle yaşayan bir delikanlının iyilik ve masumiyet ile tanışınca hayatını nasıl değiştirdiğini izliyoruz.

Bu dört filmde bize insanın kendi kendini keşfedip değiştirmesi için bir anlam bütünlüğü oluşturduğunu söyleyebilirim ve her yolun sonunda "SEVGİ"nin yaşamımızdaki değişmez yerini göstermektedir. "Senin bu yazıyla vermek istediğin mesaj ne?" diye soruların yükseldiğini duyuyorum. Kendimi keşfetme yolunda ilerlerken yaşadığım sıkıntıları yazı ile ya da söz ile anlatmam size bencillik olarak gelebilir. 2000 yılından bu yana gelişen internet ortamında atılan adımlar sayesinde severek okuduğum ve bitirdiğim okul sayesinde bir sektörde kendimi yoktan var etmek için çabalıyordum. Bu çabalarım sayesinde keşfettiğim bir sitenin kurucusu olan görüntü yönetmeni ile son filmim üzerinde konuşmak ve değerlendirmek için bir buluşma ayarlamayı başarmıştım. Lakin bu buluşmada bulunan üçüncü şahıs biri konuşurken ona laf yetiştirme derdinde olduğu için yüksek egosuyla karşısındakini ezme, aşağılama derdindeydi. Kimseyle problemi olmayan ve amacına ulaşmak isteyen insanlara yapılan klasik davranış sebebiyle bu sıkıntıyı dile getirmek istedim.

1.Benimde böyle bir projem vardı. Ben yapacaktım.(Sen niye yaptın bakışı?): Bu şahısla ikinci kez böyle bir sorun yaşıyordum. İlkinde de gerekli cevabı vermiştim. İkincisinde de cevabı verdim.

2.Üniversite bitirmekle bu işler olmuyor. (Okuyan insanı aşağılayıcı sözler...): İnsanlar nereden nereye geldiklerini bilecek bilince sahiptir çok şükür.

3.Klasik erkek muhabbeti... İnternet üzerinden mesajlaştığın insanı götürürsün... (Karşısındakini 20 yaşında toy bir insan sanma...)

4.Bana öyle projelerle geliyorlar ki hepsi saçma... (Üretmek isteyen insanı, beyni yıldırma çabası...)

5.İkincisi sempatik olmaz.

6.X şahısların kaybedecek hiçbir şeyi yok. Ama senin var. (Bir insan hakkında önyargı oluşturmak.

7.Benim kız arkadaşım eski sevgilimin konuşmalarını çevirmiş vs. vs.(İnsanlar projemde yer alırken özel yaşantıları, geçmişi hakkında bilgi sahibi olmak için çabalamam. Kanım ısınmışsa gönül kapımı açarım. Gitmek isteyene de kapatırım o kapıyı)

"Film eğitmeninin işinin en önemli bölümü; öğrencilerin arzularının ve arayışlarının üstünü açmak ve onların, bilgi, deneyim ve inandırıcılıkla iletişim kurmalarını ve  düşüncelerini özgünolarak perdeye aktarabileceklerini göstermektir." (Belgesel Film Yapım Sanatı, Michael Rabiger, ss.56)

Yukarıdaki listeyi daha da uzatabilirim. Lakin bu kadarla kafidir. 1998 yılında adım attığım yolda yıllardır aynı olaylarla karşılaşıyorum. Zaten bunu bilerek, bu farkındalığın bilinciyle yola çıkmıştım. Defalarca pes etme noktasındayken iç sesim, yani gönül gözüm "Pes etmek yok. Sen kendini sevdiğin için, mutlu olduğun için devam etmelisin." teselli cümlesiyle kaplumbağa hızında yoluma devam etmemi sağladı ve sağlamaya devam ediyor. "SEVGİ"yle büyüyen bir insandım ve "SEVGİ"nin yol göstericiliği sayesinde kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Sekiz projeden ikisi yolda olup 6 tane filmi tekbaşına yapan biri olarak her projeden sonra yeni bir şey öğrenmenin keyfi içindeydim. Bunlar,

1.Kendini eleştirmek,
2.Bir öncekindekini bir sonrakinde yapmamak,
3.Amaca giden yoldaki engebeleri aşmak,
4.İnsanı tanımak,
5.Keşfetmek,

"Tek başına mücadele yürek ister, ama çoğulcu mücadele tek yürek ister. - Berrin Avcı"

maddelerinden oluşmaktadır. İnsanların bir başkasının namusuna göz dökmesine ya da seks yapmadığı için eleştirmesine, evlenmediği için yargılamasına, kendisi gibi olmadığı için, kendisinin gittiği yoldan gitmediği için dışlamasına bu yaşıma kadar hep gıcık oldum. Zaman zaman "Yalnız kalırsın", "Yalnız kalmaya mahkumsun", "Başkasını bulurum" gibi tehditlerle gözüm korkutulmaya çalışılsa da 2003 yılından beri yılmamayı öğrendim. İlk film projemde tek başına mücadele ettim. Herkes baba parasıyla film çektiğimi düşünürken ben orada burada burnumu sürterek aldığım üç kuruşu kenara atarak teknik malzemelerimi tamamlayıp elimdeki kendi yazdığım senaryoları değerlendirmeye çalışıyorum. Kısacası yürüdüğüm yolda hendekler olmasına rağmen ilerlemeye çabalıyorum.

Sinema filmi için yazılan senaryo, insanın iç dünyasında yaşadığı fırtınayı ya  da çevresindeki olayları karakterler yardımıyla anlatmaya çalıştığı bir olaydır. İşte bu yüzden film izlerken karakterde kendimizi görürüz. Tabii bu izleyiciden izleyiciye değişmektedir. Kimi sosyal aktivite olarak sinemaya gider, kimi yapılan eserleri görmeye gider. Kısa herkesin gönül gözü farklıdır.

"Beklemek bir meziyettir. Bazen beklemek yeterli değildir. Bazen beklemek sona erer. Yokluk hayal gücünün zorlanmasını gerektirir." (Belgesel Film Yapım Sanatı, Dyanna Taylor, ss.84)

Not: Bir sonraki yazım "Ölüm ve ölmek" üzerine olacaktır.

Şenay Ertorun
02.02.2016
14.19

30 Temmuz 2015 Perşembe

Üzerindeki yorgunluğu,
Halsizliği,
Mutsuzluğu,
Sevgisizliği,
İlgisizliği,
Anlatmaya yetmez hiçbir şey
Ne kelimeler
Ne de kelimelerle harmanlanan cümleler

Giden ruhunu,
Umudunu,
Beklentilerini,
Hayallerini,
Planlarını,
Anlatmaya yetmez hiçbir şey
Ne bakışlar
Ne de bakışlarla harmanlanan sessizlik

Şenay Ertorun
30.07.2015
23.53

26 Temmuz 2015 Pazar

AVARE BURSA YOLLARINDA

1996 senesiydi ilk defa Bursa'ya gidişim... Bursa'lı tanıdıklarımızın bir düğününe davetliydik. O döneme kadar tarih kitaplarından bildiğim bu şehri yakından görme ve inceleme şansına sahip olacaktım. Yolda ilerlerken heyecanım kat be kat artıyordu. 4 saatlik bir yolculuğun ardından Bursa'nın Çekirge ilçesine varmıştık. Kalacağımız otele yerleştikten sonra gideceğimiz düğün için hazırlandık ve yola çıktık. Hava  yavaş yavaş kararırken şehrin her köşesini inceliyordum ve bir ara Bursa Atatürk Stadyumunun yanından geçiyorduk ve İstanbul'un dışında bir başka şehrin takımının stadyumunu ilk defa görüyordum. Düğüne katılıp otelimize geri döndüğümüzde Türk Sanat Müziği Sanatçısı Zeki Müren'in öldüğünü ve memleketi Bursa'ya gömüleceğini haberlerden öğrenmiştik. Bu yüzden ilk gelişimde Bursa şehrini gezemeyecektim. fakat ilerleyen yıllarda bu şehire tekrardan gelecektim.

Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi seyahat etme merakım, ülkemi keşfetme merakım bu geziyle başlamamıştı. Çünkü gezmek, görmek, değişik yerleri keşfetmek ruhumda olan bir olaydı ve 17 yaşında yeşilliğiyle beni kendine hayran bırakan bu şehir, bir tarihti. Uludağ'ıyla, Şehzade Mustafa'nın türbesiyle, Karagözü'yle, Hacivat'ıyla, Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti bilinen bu şehire geldiğimde ve gördüğüm her ilçesine hayranlığım kat be kat arttığı gibi içimde huzurla dolar.










2013 senesinde günü birlik seyahatlerle Bursa'nin bazı ilçelerini yakından inceleme muradıma erdim. Gezimin ilk ayağı Tüpraş çalışanlarıyla yaptığımız Uludağ seyahatiyle başladı. Herkesin bildiği gibi Uludağ, ülkemizin en önemli kayak turizmine ev sahipliği yapan yerlerden biri olup, 2543 m yükseliğiyle Marmara Bölgesinin en yüksek dağıdır. 1933 yılında yapılan otel ve yol ile Uludağ Kış Kayak Sporları turizmi merkezi olmuştur.









Ülkemizin bu güzide kayak merkezindeki turumu tamamladıktan sonra "Yine görüşmek üzere Bursa" diye şehire veda etmiştim. Bursa şehrine yaptığım ikinci günü birlik seyahat 11 Mart 2014 tarihinde Kadıköy Fotoğraf Merkezi eğitmenleri ve öğrencileriyle yaptğımız Nilüfer - Misi gezisiydi. 2000 yıllık tarihi bir geçmişe sahip olan Misi köyü, Gümüşhane Mahallesi adıyla Nilüfer İlçesine bağlıdır. Hava yağışlı olduğundan köyde fazla gezme şansına sahip olamadık. Fakat Misi köyünün şaraplarıyla, misket üzümünden yapılan pekmezleriyle meşhur olduğunu öğrendik. Köyde yaşayan eski nüfuslardan bir teyze,

"- Siz yanlış ayda buradasınız çocuklar! Yaza doğru gelecektiniz burası turist dolar, her yer yemyeşildir." demişti. 


Yeşilliğiyle, doğasıyla beni bir kez daha kendine hayran bırakan Bursa'dan ayrılma zamanı gelmişti ve gezimizin üçüncü ayağı Bursa Cumalıkızık, Botanikbahçe ve Şelale yerleri olacaktı.











Küçük Emrah olarak tanıdığımız sanatçı Emrah İpek'in başrollerinde oynadığı "Kınalı Kar" dizisiyle ünlünen ve pek çok diziye set mekanı olan Cumalıkızık gezimiz yine Kadıköy Fotoğraf Merkezi eğitmenleri ve öğrencileriyle 23 Mart 2014 Pazar günü yapılmıştı. 2014 yıllında Unesco Dünya Mirasları arasına da giren Cumalıkızık'ın 1300'lü yıllarda kurulduğu tahmin edilmektedir. Osmanlı döneminin kırsal kesim sivil mimari örneklerine rastlarsınız ve bu evlerin yapımında moloz taş, ağaç ve kerpiç kullanıldığını görürsünüz. Köyün meydanında Cumalıkızık Etnografya Müzesi bulunur ve müzede köyün geçmişine ait eşyalar sergilenmektedir. Köydeki gezimizi tamamladıktan sonra aracımıza binerek Şelaleye doğru hareket ettik. Burada bir saat vakit geçirdikten sonra Bursa halkının vakit geçirmesi için yapılmış olan Botanik Park'a gitmek üzere yola çıktık.












1995 yılında yapımına başlanan park 1998 yılında tamamlanarak hizmete girmiştir. Parkın içinde spor için koşu yolları, bisiklet yolları, kültür fizik aletleri, masa tenisi alanları ve otomobil pisti de vardır. Bu parkta Japon bahçesi, Fransız bahçesi, İngiliz bahçesi, gül bahçesi olup 150 tür ağacı, 27 çeşit gülü, 76 tür çalıyı, 20 tür örtücü bitkiyi görmeniz mümkündür. Ayrıca her yıl lale festivali kapsamında 200 - 250.000 adet lale dikilmekteymiş. Bu üçüncü Bursa gezimizde Botanik park ile tamamladıktan sonra dördüncü Bursa gezimiz Mudanya - Trilye - Gölyazı olacaktı.


https://vimeo.com/90031072














Bursa gezimizin dördüncü ayağı yine 22.06.2014 Pazar günü Kadıköy Fotoğraf Merkezi eğitmenleri ve öğrencileriyle birlikteydi. İlk durağımızda Bursa'nın Mudanya ilçesiydi. Mudanya'nın tarihi de milattan öncesine dayanmaktadır. 1321 yılında Orhan Bey tarafından Osmanlı topraklarına katılan Mudanya Mondros Mütarekesi'nden sonra önce İngiliz istilasına uğramış ve sonra Yunanlılar tarafından işgal edilmiştir. 2 yıldan fazla Yunanlıların elinde kalan Mudanya 12 Eylül 1922'de işgalden kurtulmuş ve Türk Kurtuluş Savaşını sonra erdiren Mudanya Mütarekesi burada imzalanmıştır. Mudanya'daki turumuzun ardından gezimizin ikinci durağı olan Tirilye'ye gitmek üzere yola çıktık.














Tirilye beldesi Mudanya ilçesinin batısında yer almaktadır. 1330'lu yıllarda Osmanlı egemenliğinde olan Trilye 1900'lü yıllarında başında "Mahmut Şevki paşa" kasabası olarak değiştirilmiş ve 1963'te "Zytinbağı" adı verilse de 2011 yılında alınan bir kararla yeniden "Tirilye" denmeye başlanmıştır. Zeytinbağlarıyla tanınan Tirilye'de 19. yüzyıl sonlarında 19 yağhane, 2 hamam, 2 okul, 1 cami ile 7 kilise varmış. Dündar evi, Taş Mektep, Kemerli Kilise, Fatih Camii, Medikion Manastırı, Hagios Ioannes Theologos (Pelekete) Aya Yani Manastırı, Batheas Ryhkos Soteros Manastırı, Osmanlı Hamamı, Kapanca Limanı, Rum Mezarlığı, Çeşmeler, Eski Türk Mezarlığı beldedeki tarihi yapılardır. Tirilye'deki turumuzu tamamladıktan sonra geizimizin üçüncü ve son durağı olan Gölyazı'ya gitmek üzere yola çıktık.


Gölyazı'ya giden yol üzerinde içimi her gelişimde huzurla kaplayan bu şehrin yeşilliğini nasıl koruduğunu gördükçe hayranlığım daha da artıyordu. Ulubat gölü ufukta görülmüştü ve gölün üzerinde üç adadan biri de Gölyazı'ydı. Tarihi Roma dönemine kadar uzanan Gölyazı halkının geçim kaynağı balıkçılık ve zeytincilikmiş... Kışın sular yükselince adaya kayıklarla ulaşım sağlanmaktaymış, yazın suların çekilmesiyle birlikte açılan köprü yoluyla adaya araçlarla girebiliyorsunuz. Bu yarımadaya geldiğinizde gölde kayıkla da gezebilirsiniz. Gölde gün batımı çekimlerini yaptıktan sonra İstanbul'a dönüş vaktimiz gelmişti ve Bursa'ya yaptığım dördüncü gezide Gölyazı ile tamamlanmıştı. Bir sonraki yazım İzmir - Şirince - Efes - Pamukkale gezim üzerine olacak...

https://vimeo.com/99072959

Şenay Ertorun
Yayın Tarihi: 27.07.2015
Saati: 00:17

9 Haziran 2015 Salı

AVARE ÇANAKKALE YOLLARINDA









Avare'nin seyahat maceraları üniversite yıllarına dayanmaktadır. Öğrenciyken defalarca gezi planlayıp gerçekleştiremeyen bizler "Çanakkale'ye belgesel çekimi için giden hocanın daveti üzerine program yaptık. Lakin programda beni istemeyen iki arkadaşım gezimize dahil olan araştırma görevlisi hocama benim onlarla gitmemem için işaret diliyle uyarılarda bulunuyordu. Fakjat hocamız "Gelsin ne sakıncası var!" diyerek program dışına çıkmama engel olmuştu. Cuma günü öğleden sonra saat 14.00 gibi arkadaşın şahsi aracıyla yola çıkmıştık.











Beş saatlik yolculuğun ardından saat 19.00'da Gelibolu yarımdasındaki şehitliklerdeydik. Görüntü Yönetmenliğini hocamızın yaptığı belgeselin çekimleri de devam ediyordu. Arabadan inip toprağa bastığım an heyecanım daha da artmıştı. İlkokulda, ortaokulda, lisede ve üniversitede okutulan tarih derslerinde bu toprakların hikayesini yeteri kadar öğrenmiştik ve artık yakından tanışma vakti gelmişti. Bir avare fotoğraf makinesiz gezer miydi hiç? Hemen makinemi hazırladım ve ilk olarak çalışırken film set ekibini çektim. İlk defa bir film setinde bulunuyordum ve hem işin yapılış aşamalarını öğreniyordum hem de belgesel sinemanın önemini... Çekim bittiğinde hocamız yanımıza gelip Çanakkale gezimizin programını açıkladıktan sonra Çanakkale Boğazının Anadolu yakasında bulunan konaklayacağımız otele doğru yola çıktık. Feribotla karşıya geçerken hocamız,










- Karşı dağın eteğinde ne yazıyor?
- Dur Yolcu! Bilmeden gelip bastığın bu toprak bir devrin battığı yerdir.

diye cevapladım hemen...

- Bu sözün ne demek istediğini zamanla anlarsınız.

demişti. Evet, buz söz gencecik beyinlerimize birçok şey anlatıyordu. Toprağını başkalarına kaptırmamak için bedenlerini feda eden atalarımızın, dedelerimizin verdiği mücadeleyi anlamamız için yeterli bir sözdü. İlk gece konaklayacağımız otele varıp odalarımıza yerleştik ve Çanakkale 18 Mart Ünivesitesi'nin düzenlediği yemeğe katılmak üzere yola çıktık. 2002'nin Mayıs ayında gerçekleştirdiğimiz bu seyahatte üniversite öğrencilerinin ve şehir halkının el ele verip yabancılaşmaya fırsat tanıyan "YABANCI İSİMLİ" tabelalar ile "YABANCI YİYECEK FİRMALARININ" şube açmasına karşı verdikleri mücadeleyi öğreniyordum. Şehrin girişinde yazan yazının önemini daha da iyi anlamıştım. İlk günümüz bu şekilde geçmişti. Ertesi gün kahvaltımızı yapıp kültür kokan bu şehirde turumuza başlamıştık. Programımızda Ezine, Asos, Şehitlik Abidesi vardı. Öncelikle Ezine'ye uğramıştık. Bu ilçe peyniri ile meşhurdu ve burada "Ezine peynir Helvası"nı tattık. Sonra şehitlik abidesine gitmek üzere yola çıktık.















Anadolu toprağını korumaya çalışan atalarımızı yad etmek üzere yapılmış olan görkemiyle göğe yükselen bir yapı abide... Dört ayağına yapılmış olan çeşitli kabartmalarda Çanakkale Cephesindeki mücadele anlatılmaktadır. Abidedeki turumuz tamamlandıktan sonra Assos'a gitmek üzere yola çıktık. Yolumuzun üzerinde birçok antik kent vardı. Bunlardan biri de Truvay'dı. Evet, tarih derslerinde sadece 1. Dünya Savaşı'ndaki Çanakkale Cephesiyle tanıdığımız bu şehir Anadolu'nun zengin kültür hazinelerinden biriydi. Bu gezimde Truva'yı gezemeecektim, ama 2007 yılında Rotaract kulübüyle gerçekleştirdiğim Çanakkale gezimde burayı da görecektim.












Behramkale, yani bildiğimiz adıyla Assos, Tuzla çayı ile deniz arasındaki volkanik bir tepenin üzerinde Lesbos adasından gelen göçmenler tarafından M. Ö. 6. yüzyılda kurulmuş bir kenttir. Bu antik kentin göz alıcı yeri Dorik yapılı Athena tapınağıdır. 











Assos'taki turumuzu tamamladıktan sonra Çanakkale merkeze doğru yola çıktık. İki gecemizde kalacağımız otele yerleştikten sonra hocaya "Hoca bizi diskoya götür" baskısıyla Çanakkale şehrindeki gece hayatını yakından gözlemleme fırsatımız oldu. Evet, eller havaya şeklinde eğlence burada da vardı, ama fazla gürültü olmayacak şekilde gençlik ölçülü eğlenmesini biliyordu. Gece saat 02.00'ye kadar şehrin sokaklarında turlayıp dinlenmek üzere odalarımıza çekildik.











Ertesi gün dönüş vaktimizdi ve turumuz Gelibolu Yarımadası'ndaki Tarihi Milli Parkında başşlayıp Arıburnu koyunda sonlanarak devam etmişti. Beni derinden etkileyen an ise gün batımında denize sırtımı dönüp arıburnuna baktığım andı. Heybetiyle yükseliyordu Arıburnu... Anzak askerleri, İngiliz askerleri arkamda denizden karaya çıkarma yapıyorlardı. Türk askerleri siperlerinde konuşlanmış düşman askerlerini bekliyorlardı sanki onları geri göndermek için... Zaferin mimarı başkomutan Mustafa Kemal Atatürk fotoğraflarda gördüğümüz yerinde duruyordu ve planlarını arkadaşlarına anlatıyordu sanki... Kısaca gün batımında o sahilde dururken 1. Dünya Savaşı'nın Çanakkale Cephesinde yaşananları tüm gerçekliği ile hissettim. Yola çıkmada dönüp son kez denizi ve gün batımını seyrettim.










2002 yılındaki bu ilk Çanakkale gezimizin sonuna gelmiştik. Aklım ve ruhum tarih kokan bu coğrafi bölgede o kadar kalmıştı ki 2007 yılında buraya yeniden gelmemi nasip olmuştu. O döneme kadar rotaract kulüpleriyle ilgim ve alakam yoktu. Üyesi olan kuzenim bana gelip "Çanakkale'ye gezi var bana plan program yapar mısın? Güzergahı çizer misin?" diye sormuştu. Ben de yardımcı olmuştum ve yardımım sayesinde gezi programına dahil olmuştum. Rotaract Kulübü olarak Gelibolu Yarımadasındaki Yeniköy İlköğretim Okulu öğrencilerine toplanan giyecekleri götürmüştük. Gezimizin ilk durağı olan Yeniköy'de çocuklarla vakit geçirdikten sonra ikinci durağımız olan Dardanel farbrikasına doğru yola çıktık.










Labseki'den feribota binerek boğazın Anadolu yakasına geçtik. Ton balıklı sandviçlerin, konserve ürünlerin hazırlanışını yerinde inceleyip gördük. Akşam üzeri fabrikadan ayrılıp kalacağımız otele vardık. Otelimiz çarşı içindeydi ve ben beş sene sonra geri gelmeme rağmen meydan aynıydı. Sadece Truva filminde kullanılan "At" yeni heykel olarak vardı. Kaldığım oda boğazın en güzel manzarasına sahipti. Biraz dinlendikten sonra akşam yemeği için hazırlandık ve rezervasyonumuz olan restorana kadar sahilde yürüdük. İkinci kez ziyaret ettiğim bu kültür kokan şehir değerlerine fazlasıyla sahip çıkmayı başarmıştı ve beş senede hiç değişiklik olmamıştı. Bir de o gün maç vardı ki Fenerbahçe şampiyonluğunu ilan edecekti ve maçı izlememek için kendimi zor tutuyordum. Sipariş ettiğim yemekten bir iki çatal yiyip soluğu bi,r üst katta aldım. Maçı ayakta izlerken Beşiktaşlı bir amcanın nazik daveti üzerine masasına oturdum. maç  Fenerbahçe - Beşiktaş maçıydı ve biz golü atınca ben sevinçten olduğum yerde zıpladığımı gören Beşiktaşlı amca golü yediklerinde,

- Senin o kadar fanatik olduğunu bilseydim masaya davet etmezdim.

diyerek şakasına takılmıştı. Maç bittiğinde aşağıya arkadaşlarımın yanına inip Fenerbahçeli arkadaşlarımla, dostlarımla şampiyonluğu doyasıya kutladık. İkinci Çanakkale gezisinin ilk günü keyifli ve eğlenceli geçmişti.













Sabah olduğunda aynı odada kaldığım kuzenim uyandırmamak için sessizce hazırlanıp dışarı çıktım. Sahilde yürüdükten sonra otele döndüğümde kuzenim panik haldeydi.

- Bütün oteli ayağa kaldırdım seni göremeyince...
- Dolaştım.
- Kızım insan hiç mi kaybolma korkusu yaşamaz?
- Niye kaybolayım ki yolları ezberledikten sonra... Daha önce de buraya geldim.
- Neyse hadi toparlanalım yola çıkacağız.













Yine Aynalı Çarşıyı gezemeden Truva yollarına düşmüştük. Şehitlikler, Assos, Dardanel derken bu kültür şehrinin bir başka tarihi yerini daha ziyaret ediyordum. Truva, tarihte yer alan adıyla Troya... Çanakkale Boğazının güneyinde liman kenti olarak kurulan Truva, Karamenderes nehrinin taşıdığı alüvyonlar nedeniyle denizden uzaklaşarak önemini yitirmiş ve zamanla da terk edilmiş. Homeros'un yazdığı İlyada destanından da tanıdığımız bu antik kentte Truva Savaşı gerçekleşmiştir. Truva antik kenti gezimizi tamamladıktan sonra İstanbul'a doğru yola çıkma vaktimiz gelmişti. Avare'nin bu ikinci Çanakkale gezisi de burada noktalanırken bir sonraki gezi yazımız Bursa'ya yaptığımız günü birlik seyahatlerimiz üzerine olacak...











Şenay Ertorun
Gezi Tarihi: Mayıs 2002 ve Mayıs 2007'dir.
Yayınlanma Tarihi: 09.06.2015
Yayınlanma Saati: 18.52

28 Mart 2015 Cumartesi

SIRT ÇANTAM 2

İlk yazımda da bahsettiğim gibi 30'lu yaşlarımda basamakları bir bir tırmanırken sırt çantamın ne kadar ağırlaştığını , içinde sakladığım not defterinin de giderek sevenimle, sevmeyenimle, gelenimle, gidenimle ne kadar kabarıklaştığını görüyorum.

36'ımı karşılamama sayılı günler kala kendimdeki gözlem yeteneğinin ne kadar üst seviyede olduğunu ve hayatımda yaşadığım her bir olayı nasıl hikayeleştireceğimi, kendimin bir karakter olabileceğini farkettim. Hayatıma giren çıkan herkes artık hikayelerimin belli bir yan karakteriydi. Aşık olduğum adamlar, arkadaşlarım vs. Hepsi bir karakter olup çıkmıştı hayatımda... Projelerim, filmlerim bile hikayemi oluşturan olaylardı. Yürüdüğüm, attığım başardığım ya da başaramadığım her olayda saygıyı, saygısızlığı, yönetmeyi, yönetilmemeyi, yönetememeyi, özgürlüğü, özgürsüzlüğü, sevgiyi, sevgisizliği, ilgiyi, ilgisizliği, aşık olmayı, aşık olmamayı, kazanmayı, kaybetmeyi, güvenmeyi, güvensizliği, güvenmemeyi, çalışmayı, tembelliği, haklılığı, haksızlığı öğreniyordum. Ve bütün bu duygular karmaşasında yaratıcılığımın nasıl geliştiğini keşfetmek, kadın bir birey olarak neler başardığımı, kendime neler kattığımı görmek hediyelerin en güzeliydi. Sonuçta hayat hikayelerini okuduğum, söyleşilerinde dinlediğim ve tanıştığım bütün yönetmenlerin hepsi aynı süreçten geçiyorlardı. Ben ise bu süreçte bulduğum her işe girip paramı kazanıp teknik malzemelerimi alarak, yazdığım senaryoları filme dönüştürerek yolumda yürümeye çalışıyordum. Girdiğim bazı işlerde çalıştırıp emeğin karşılığını ödemeyen, ödemediği halde ve kusurlu olduğu halde kendini haklı durumda göstermeye çalışan insanda tanıdım. Olumsuz, sadece kendini düşünen bu insanla da çalışmayı bırakıp kendi yoluma bakmayı hedefledim.

36'ımı karşılarken doğru bir yoldaydım ve sekizinci filmim için çalışırken araya iki kısa film de sığdırmayı başardım. Yükselmekte olan bu yeni basamağın konulan ilk taşında üniversite öğrencilerinin bana saygıyla, sevgiyle yaklaşmaları, benden öğrenme isteğini gözlerinden görmem hayatımın başka bir keşif sürecinin habercisiydi. 11. Akbank Kısa Film Günlerinde üniversitemin güzide öğrencilerinden biri beni tanıdı. Kısa süreli sohbet ettik ve bana,

- Yine ne olur dersimize gelin. Sınıfımıza konuk olun.

dedi. Hoşuma gitmişti. Benden yaşça küçük biri ve sinema aşkıyla yanıp tutuşan genç arkadaşım bana bir başka hediyeyi "Sizinle yaptığınız çalışmaları incelemek isterim" diyerek vermişti.

Yolu yarılayıp bir basamak daha yukarı çıkmaya hazırlandığım şu günler çocukluğumdan beri kafama koyduğumu her işi yaptığımı görüyorum. Örneğin 32'i yaşımda Şükrü Saracoğlu Stadının önünden geçerken "Anne ben maça gidiyorum" diyerek yanlarından ayrılıp kombine kartımla tek başına maça girdiğim anlar bile oldu. Güçlü durmaya çalıştığım için yıldırmaya, psikolojimi bozmaya çalışan olaylar, kişiler olmadı değil. Yeri geldi enerjimin düştüğünü hissettiğim ve içime kapandığım dönemler oldu. O dönemlerde "Al makineni çık dışarı! Senin kendinden başka eşin, dostun, arkadaşın yok!" diye teselli edip enerjimi negatiften pozitife dönüştürdüm. Bu süreç içerisinde de başkalarının enerjisini emecek davranışlar yerine, kendimi dinlemeyi tercih ettim. Çünkü kırgınlıklarımda da, kırılganlıklarımda da "Belki benimde hatalı davranışlarım olabilir" diye sorgulamayı tercih ettim.

"Yahu hiç aşık olup bir herifin peşinden niye gitmedin?" diye sorarsanız cevabım şu şekilde olur: Herkes özel hayatımı merak edip durdu. Gerçekten sevip yeni bir yola çıkacağınızı sandığınız insanların bile tercihlerini görünce hayal kırıklığı yaşayabileceğinizi ve tercihlerin günümüzdeki aşklarda kariyerli bir iş, ev, mal mülk, dolu bir cebin olması gerektiğini öğreniyorsunuz. Yaptığınız atılımlar sonucunda siz haksız konuma düşürülürsünüz, "Boşlukta olduğun için ona gittin!" denir ve önünüze gelen erkeğe yüz vermediğiniz için "Yok ben erkeklerden hoşlanmıyormuşum", "Lezbiyenmişim" vs. gibi türlü yakıştırmalar yapıp hakkımda önyargılar oluşturanlarda oldu. Bu beni yaraladı mı? Açıkçası, yaraladı. Ama yılmadım. İnsanların düşünce sistemine göre yaşamaktansa kendim için kendi doğularımla yaşamayı tercih ettim ve ortaya "Avare" karakteri çıktı. Sonra bu "Avare" karakteri hayatımda günahıyla , sevabıyla ne yaşadıysa her anını not ederek başka kapılar açmaya başladı kendine... "İki Rüya Arasında" isimli kitap çalışmamın yanına, "Bir Avare'nin Notları" isimli ikinci bir kitap çalışmam daha eklendi. 10 yaşında keşfetmiş olduğum yazarlık özelliğim 36'da tavan yapmış oldu.

"Hep ben! Hep ben! Bencil misin?" dendiğini duyar gibi oldum. Bu aslında ne bencillik! Ne de egosal bir durum! Sadece insanın kendini keşfetmesiyle alakalı bir durum... Arada kendinize "Kimim ben? Nereden geldim? Nereye gidiyorum?" diye soruyor musunuz? Aynaya bakıp kendinizi sorguladığınızda cevapları kendinizde buluyorsunuz zaten ve sorup sorgulamanın faydasını da en iyi şekilde kendiniz üzerinden öğreniyorsunuz. 30'lu yaşlardan sonra sizin kendinize kattığınız bu değerler, öğrendiğiniz olaylar zamanla meyvesini vermeye başlıyor. Hayatınızda kimlerin olmasını, kimlerin olmamasını ayırt edebiliyorsunuz.

Bakalım 36. basamak hayatıma bu yeni süreçte neler katacak... Umutlarınızı yitirmeden, enerjiniz düşmeden, psikolojiniz ve moraliniz bozulmadan yolunuza devam etmeniz en büyük temennimdir.

Şenay Ertorun

Görsel Yönetmen
28.03.2015
11:53

8 Mart 2015 Pazar

Bazen görmezsiniz
Hatta görmezlikten gelirsiniz
Çünkü kırgınsınızdır
Çünkü yorgunsunuzdur
Gözleriniz kaçar birbirinizden
Kalpleriniz atmaya korkar birbiriniz için
Ama o hep burnunuzun ucundadır
Ama o hep içinizdedir

Bazen düşünmek istemezsiniz
Hatta düşündürtmek istemezsiniz
Çünkü hep arayıştasınızdır
Çünkü hep keşfetmenin güzelliğinde olmak istersiniz
Bu yüzden kaçar bedenleriniz birbirinizden
Kavuşmaz elleriniz, sarılamazsınız birbirinize
Ama o hep burnunuzun ucundadır
Ama o hep içinizdedir

Şenay Ertorun
08.03.2015
10.01

25 Aralık 2014 Perşembe

YORGUNDU YÜREĞİM

Dışarıdan soğuk görünsede,
Mesafeli dursada,
Yorgundu yüreğim,
Tek istediği biraz olsun kendi için yaşamaktı,
Sorgulamadan,
Yargılamadan,
Sığınmaktı,
Belki de amacı,
Ya da menfice bir yaklaşımdı,
Oysa onun tek isteği kendi için yaşamaktı,
Çünkü anlamsızca yaşamaktan yorulmuştu,
Pervasızca koşmaktan yorulmuştu,
Kendini feda etmekten yorulmuştu,
Kısaca yorgundu yüreğim
Ve tek isteği biraz huzurdu...

Şenay Ertorun
25.12.2014
11.36