9 Haziran 2015 Salı

AVARE ÇANAKKALE YOLLARINDA









Avare'nin seyahat maceraları üniversite yıllarına dayanmaktadır. Öğrenciyken defalarca gezi planlayıp gerçekleştiremeyen bizler "Çanakkale'ye belgesel çekimi için giden hocanın daveti üzerine program yaptık. Lakin programda beni istemeyen iki arkadaşım gezimize dahil olan araştırma görevlisi hocama benim onlarla gitmemem için işaret diliyle uyarılarda bulunuyordu. Fakjat hocamız "Gelsin ne sakıncası var!" diyerek program dışına çıkmama engel olmuştu. Cuma günü öğleden sonra saat 14.00 gibi arkadaşın şahsi aracıyla yola çıkmıştık.











Beş saatlik yolculuğun ardından saat 19.00'da Gelibolu yarımdasındaki şehitliklerdeydik. Görüntü Yönetmenliğini hocamızın yaptığı belgeselin çekimleri de devam ediyordu. Arabadan inip toprağa bastığım an heyecanım daha da artmıştı. İlkokulda, ortaokulda, lisede ve üniversitede okutulan tarih derslerinde bu toprakların hikayesini yeteri kadar öğrenmiştik ve artık yakından tanışma vakti gelmişti. Bir avare fotoğraf makinesiz gezer miydi hiç? Hemen makinemi hazırladım ve ilk olarak çalışırken film set ekibini çektim. İlk defa bir film setinde bulunuyordum ve hem işin yapılış aşamalarını öğreniyordum hem de belgesel sinemanın önemini... Çekim bittiğinde hocamız yanımıza gelip Çanakkale gezimizin programını açıkladıktan sonra Çanakkale Boğazının Anadolu yakasında bulunan konaklayacağımız otele doğru yola çıktık. Feribotla karşıya geçerken hocamız,










- Karşı dağın eteğinde ne yazıyor?
- Dur Yolcu! Bilmeden gelip bastığın bu toprak bir devrin battığı yerdir.

diye cevapladım hemen...

- Bu sözün ne demek istediğini zamanla anlarsınız.

demişti. Evet, buz söz gencecik beyinlerimize birçok şey anlatıyordu. Toprağını başkalarına kaptırmamak için bedenlerini feda eden atalarımızın, dedelerimizin verdiği mücadeleyi anlamamız için yeterli bir sözdü. İlk gece konaklayacağımız otele varıp odalarımıza yerleştik ve Çanakkale 18 Mart Ünivesitesi'nin düzenlediği yemeğe katılmak üzere yola çıktık. 2002'nin Mayıs ayında gerçekleştirdiğimiz bu seyahatte üniversite öğrencilerinin ve şehir halkının el ele verip yabancılaşmaya fırsat tanıyan "YABANCI İSİMLİ" tabelalar ile "YABANCI YİYECEK FİRMALARININ" şube açmasına karşı verdikleri mücadeleyi öğreniyordum. Şehrin girişinde yazan yazının önemini daha da iyi anlamıştım. İlk günümüz bu şekilde geçmişti. Ertesi gün kahvaltımızı yapıp kültür kokan bu şehirde turumuza başlamıştık. Programımızda Ezine, Asos, Şehitlik Abidesi vardı. Öncelikle Ezine'ye uğramıştık. Bu ilçe peyniri ile meşhurdu ve burada "Ezine peynir Helvası"nı tattık. Sonra şehitlik abidesine gitmek üzere yola çıktık.















Anadolu toprağını korumaya çalışan atalarımızı yad etmek üzere yapılmış olan görkemiyle göğe yükselen bir yapı abide... Dört ayağına yapılmış olan çeşitli kabartmalarda Çanakkale Cephesindeki mücadele anlatılmaktadır. Abidedeki turumuz tamamlandıktan sonra Assos'a gitmek üzere yola çıktık. Yolumuzun üzerinde birçok antik kent vardı. Bunlardan biri de Truvay'dı. Evet, tarih derslerinde sadece 1. Dünya Savaşı'ndaki Çanakkale Cephesiyle tanıdığımız bu şehir Anadolu'nun zengin kültür hazinelerinden biriydi. Bu gezimde Truva'yı gezemeecektim, ama 2007 yılında Rotaract kulübüyle gerçekleştirdiğim Çanakkale gezimde burayı da görecektim.












Behramkale, yani bildiğimiz adıyla Assos, Tuzla çayı ile deniz arasındaki volkanik bir tepenin üzerinde Lesbos adasından gelen göçmenler tarafından M. Ö. 6. yüzyılda kurulmuş bir kenttir. Bu antik kentin göz alıcı yeri Dorik yapılı Athena tapınağıdır. 











Assos'taki turumuzu tamamladıktan sonra Çanakkale merkeze doğru yola çıktık. İki gecemizde kalacağımız otele yerleştikten sonra hocaya "Hoca bizi diskoya götür" baskısıyla Çanakkale şehrindeki gece hayatını yakından gözlemleme fırsatımız oldu. Evet, eller havaya şeklinde eğlence burada da vardı, ama fazla gürültü olmayacak şekilde gençlik ölçülü eğlenmesini biliyordu. Gece saat 02.00'ye kadar şehrin sokaklarında turlayıp dinlenmek üzere odalarımıza çekildik.











Ertesi gün dönüş vaktimizdi ve turumuz Gelibolu Yarımadası'ndaki Tarihi Milli Parkında başşlayıp Arıburnu koyunda sonlanarak devam etmişti. Beni derinden etkileyen an ise gün batımında denize sırtımı dönüp arıburnuna baktığım andı. Heybetiyle yükseliyordu Arıburnu... Anzak askerleri, İngiliz askerleri arkamda denizden karaya çıkarma yapıyorlardı. Türk askerleri siperlerinde konuşlanmış düşman askerlerini bekliyorlardı sanki onları geri göndermek için... Zaferin mimarı başkomutan Mustafa Kemal Atatürk fotoğraflarda gördüğümüz yerinde duruyordu ve planlarını arkadaşlarına anlatıyordu sanki... Kısaca gün batımında o sahilde dururken 1. Dünya Savaşı'nın Çanakkale Cephesinde yaşananları tüm gerçekliği ile hissettim. Yola çıkmada dönüp son kez denizi ve gün batımını seyrettim.










2002 yılındaki bu ilk Çanakkale gezimizin sonuna gelmiştik. Aklım ve ruhum tarih kokan bu coğrafi bölgede o kadar kalmıştı ki 2007 yılında buraya yeniden gelmemi nasip olmuştu. O döneme kadar rotaract kulüpleriyle ilgim ve alakam yoktu. Üyesi olan kuzenim bana gelip "Çanakkale'ye gezi var bana plan program yapar mısın? Güzergahı çizer misin?" diye sormuştu. Ben de yardımcı olmuştum ve yardımım sayesinde gezi programına dahil olmuştum. Rotaract Kulübü olarak Gelibolu Yarımadasındaki Yeniköy İlköğretim Okulu öğrencilerine toplanan giyecekleri götürmüştük. Gezimizin ilk durağı olan Yeniköy'de çocuklarla vakit geçirdikten sonra ikinci durağımız olan Dardanel farbrikasına doğru yola çıktık.










Labseki'den feribota binerek boğazın Anadolu yakasına geçtik. Ton balıklı sandviçlerin, konserve ürünlerin hazırlanışını yerinde inceleyip gördük. Akşam üzeri fabrikadan ayrılıp kalacağımız otele vardık. Otelimiz çarşı içindeydi ve ben beş sene sonra geri gelmeme rağmen meydan aynıydı. Sadece Truva filminde kullanılan "At" yeni heykel olarak vardı. Kaldığım oda boğazın en güzel manzarasına sahipti. Biraz dinlendikten sonra akşam yemeği için hazırlandık ve rezervasyonumuz olan restorana kadar sahilde yürüdük. İkinci kez ziyaret ettiğim bu kültür kokan şehir değerlerine fazlasıyla sahip çıkmayı başarmıştı ve beş senede hiç değişiklik olmamıştı. Bir de o gün maç vardı ki Fenerbahçe şampiyonluğunu ilan edecekti ve maçı izlememek için kendimi zor tutuyordum. Sipariş ettiğim yemekten bir iki çatal yiyip soluğu bi,r üst katta aldım. Maçı ayakta izlerken Beşiktaşlı bir amcanın nazik daveti üzerine masasına oturdum. maç  Fenerbahçe - Beşiktaş maçıydı ve biz golü atınca ben sevinçten olduğum yerde zıpladığımı gören Beşiktaşlı amca golü yediklerinde,

- Senin o kadar fanatik olduğunu bilseydim masaya davet etmezdim.

diyerek şakasına takılmıştı. Maç bittiğinde aşağıya arkadaşlarımın yanına inip Fenerbahçeli arkadaşlarımla, dostlarımla şampiyonluğu doyasıya kutladık. İkinci Çanakkale gezisinin ilk günü keyifli ve eğlenceli geçmişti.













Sabah olduğunda aynı odada kaldığım kuzenim uyandırmamak için sessizce hazırlanıp dışarı çıktım. Sahilde yürüdükten sonra otele döndüğümde kuzenim panik haldeydi.

- Bütün oteli ayağa kaldırdım seni göremeyince...
- Dolaştım.
- Kızım insan hiç mi kaybolma korkusu yaşamaz?
- Niye kaybolayım ki yolları ezberledikten sonra... Daha önce de buraya geldim.
- Neyse hadi toparlanalım yola çıkacağız.













Yine Aynalı Çarşıyı gezemeden Truva yollarına düşmüştük. Şehitlikler, Assos, Dardanel derken bu kültür şehrinin bir başka tarihi yerini daha ziyaret ediyordum. Truva, tarihte yer alan adıyla Troya... Çanakkale Boğazının güneyinde liman kenti olarak kurulan Truva, Karamenderes nehrinin taşıdığı alüvyonlar nedeniyle denizden uzaklaşarak önemini yitirmiş ve zamanla da terk edilmiş. Homeros'un yazdığı İlyada destanından da tanıdığımız bu antik kentte Truva Savaşı gerçekleşmiştir. Truva antik kenti gezimizi tamamladıktan sonra İstanbul'a doğru yola çıkma vaktimiz gelmişti. Avare'nin bu ikinci Çanakkale gezisi de burada noktalanırken bir sonraki gezi yazımız Bursa'ya yaptığımız günü birlik seyahatlerimiz üzerine olacak...











Şenay Ertorun
Gezi Tarihi: Mayıs 2002 ve Mayıs 2007'dir.
Yayınlanma Tarihi: 09.06.2015
Yayınlanma Saati: 18.52

28 Mart 2015 Cumartesi

SIRT ÇANTAM 2

İlk yazımda da bahsettiğim gibi 30'lu yaşlarımda basamakları bir bir tırmanırken sırt çantamın ne kadar ağırlaştığını , içinde sakladığım not defterinin de giderek sevenimle, sevmeyenimle, gelenimle, gidenimle ne kadar kabarıklaştığını görüyorum.

36'ımı karşılamama sayılı günler kala kendimdeki gözlem yeteneğinin ne kadar üst seviyede olduğunu ve hayatımda yaşadığım her bir olayı nasıl hikayeleştireceğimi, kendimin bir karakter olabileceğini farkettim. Hayatıma giren çıkan herkes artık hikayelerimin belli bir yan karakteriydi. Aşık olduğum adamlar, arkadaşlarım vs. Hepsi bir karakter olup çıkmıştı hayatımda... Projelerim, filmlerim bile hikayemi oluşturan olaylardı. Yürüdüğüm, attığım başardığım ya da başaramadığım her olayda saygıyı, saygısızlığı, yönetmeyi, yönetilmemeyi, yönetememeyi, özgürlüğü, özgürsüzlüğü, sevgiyi, sevgisizliği, ilgiyi, ilgisizliği, aşık olmayı, aşık olmamayı, kazanmayı, kaybetmeyi, güvenmeyi, güvensizliği, güvenmemeyi, çalışmayı, tembelliği, haklılığı, haksızlığı öğreniyordum. Ve bütün bu duygular karmaşasında yaratıcılığımın nasıl geliştiğini keşfetmek, kadın bir birey olarak neler başardığımı, kendime neler kattığımı görmek hediyelerin en güzeliydi. Sonuçta hayat hikayelerini okuduğum, söyleşilerinde dinlediğim ve tanıştığım bütün yönetmenlerin hepsi aynı süreçten geçiyorlardı. Ben ise bu süreçte bulduğum her işe girip paramı kazanıp teknik malzemelerimi alarak, yazdığım senaryoları filme dönüştürerek yolumda yürümeye çalışıyordum. Girdiğim bazı işlerde çalıştırıp emeğin karşılığını ödemeyen, ödemediği halde ve kusurlu olduğu halde kendini haklı durumda göstermeye çalışan insanda tanıdım. Olumsuz, sadece kendini düşünen bu insanla da çalışmayı bırakıp kendi yoluma bakmayı hedefledim.

36'ımı karşılarken doğru bir yoldaydım ve sekizinci filmim için çalışırken araya iki kısa film de sığdırmayı başardım. Yükselmekte olan bu yeni basamağın konulan ilk taşında üniversite öğrencilerinin bana saygıyla, sevgiyle yaklaşmaları, benden öğrenme isteğini gözlerinden görmem hayatımın başka bir keşif sürecinin habercisiydi. 11. Akbank Kısa Film Günlerinde üniversitemin güzide öğrencilerinden biri beni tanıdı. Kısa süreli sohbet ettik ve bana,

- Yine ne olur dersimize gelin. Sınıfımıza konuk olun.

dedi. Hoşuma gitmişti. Benden yaşça küçük biri ve sinema aşkıyla yanıp tutuşan genç arkadaşım bana bir başka hediyeyi "Sizinle yaptığınız çalışmaları incelemek isterim" diyerek vermişti.

Yolu yarılayıp bir basamak daha yukarı çıkmaya hazırlandığım şu günler çocukluğumdan beri kafama koyduğumu her işi yaptığımı görüyorum. Örneğin 32'i yaşımda Şükrü Saracoğlu Stadının önünden geçerken "Anne ben maça gidiyorum" diyerek yanlarından ayrılıp kombine kartımla tek başına maça girdiğim anlar bile oldu. Güçlü durmaya çalıştığım için yıldırmaya, psikolojimi bozmaya çalışan olaylar, kişiler olmadı değil. Yeri geldi enerjimin düştüğünü hissettiğim ve içime kapandığım dönemler oldu. O dönemlerde "Al makineni çık dışarı! Senin kendinden başka eşin, dostun, arkadaşın yok!" diye teselli edip enerjimi negatiften pozitife dönüştürdüm. Bu süreç içerisinde de başkalarının enerjisini emecek davranışlar yerine, kendimi dinlemeyi tercih ettim. Çünkü kırgınlıklarımda da, kırılganlıklarımda da "Belki benimde hatalı davranışlarım olabilir" diye sorgulamayı tercih ettim.

"Yahu hiç aşık olup bir herifin peşinden niye gitmedin?" diye sorarsanız cevabım şu şekilde olur: Herkes özel hayatımı merak edip durdu. Gerçekten sevip yeni bir yola çıkacağınızı sandığınız insanların bile tercihlerini görünce hayal kırıklığı yaşayabileceğinizi ve tercihlerin günümüzdeki aşklarda kariyerli bir iş, ev, mal mülk, dolu bir cebin olması gerektiğini öğreniyorsunuz. Yaptığınız atılımlar sonucunda siz haksız konuma düşürülürsünüz, "Boşlukta olduğun için ona gittin!" denir ve önünüze gelen erkeğe yüz vermediğiniz için "Yok ben erkeklerden hoşlanmıyormuşum", "Lezbiyenmişim" vs. gibi türlü yakıştırmalar yapıp hakkımda önyargılar oluşturanlarda oldu. Bu beni yaraladı mı? Açıkçası, yaraladı. Ama yılmadım. İnsanların düşünce sistemine göre yaşamaktansa kendim için kendi doğularımla yaşamayı tercih ettim ve ortaya "Avare" karakteri çıktı. Sonra bu "Avare" karakteri hayatımda günahıyla , sevabıyla ne yaşadıysa her anını not ederek başka kapılar açmaya başladı kendine... "İki Rüya Arasında" isimli kitap çalışmamın yanına, "Bir Avare'nin Notları" isimli ikinci bir kitap çalışmam daha eklendi. 10 yaşında keşfetmiş olduğum yazarlık özelliğim 36'da tavan yapmış oldu.

"Hep ben! Hep ben! Bencil misin?" dendiğini duyar gibi oldum. Bu aslında ne bencillik! Ne de egosal bir durum! Sadece insanın kendini keşfetmesiyle alakalı bir durum... Arada kendinize "Kimim ben? Nereden geldim? Nereye gidiyorum?" diye soruyor musunuz? Aynaya bakıp kendinizi sorguladığınızda cevapları kendinizde buluyorsunuz zaten ve sorup sorgulamanın faydasını da en iyi şekilde kendiniz üzerinden öğreniyorsunuz. 30'lu yaşlardan sonra sizin kendinize kattığınız bu değerler, öğrendiğiniz olaylar zamanla meyvesini vermeye başlıyor. Hayatınızda kimlerin olmasını, kimlerin olmamasını ayırt edebiliyorsunuz.

Bakalım 36. basamak hayatıma bu yeni süreçte neler katacak... Umutlarınızı yitirmeden, enerjiniz düşmeden, psikolojiniz ve moraliniz bozulmadan yolunuza devam etmeniz en büyük temennimdir.

Şenay Ertorun

Görsel Yönetmen
28.03.2015
11:53

8 Mart 2015 Pazar

Bazen görmezsiniz
Hatta görmezlikten gelirsiniz
Çünkü kırgınsınızdır
Çünkü yorgunsunuzdur
Gözleriniz kaçar birbirinizden
Kalpleriniz atmaya korkar birbiriniz için
Ama o hep burnunuzun ucundadır
Ama o hep içinizdedir

Bazen düşünmek istemezsiniz
Hatta düşündürtmek istemezsiniz
Çünkü hep arayıştasınızdır
Çünkü hep keşfetmenin güzelliğinde olmak istersiniz
Bu yüzden kaçar bedenleriniz birbirinizden
Kavuşmaz elleriniz, sarılamazsınız birbirinize
Ama o hep burnunuzun ucundadır
Ama o hep içinizdedir

Şenay Ertorun
08.03.2015
10.01

25 Aralık 2014 Perşembe

YORGUNDU YÜREĞİM

Dışarıdan soğuk görünsede,
Mesafeli dursada,
Yorgundu yüreğim,
Tek istediği biraz olsun kendi için yaşamaktı,
Sorgulamadan,
Yargılamadan,
Sığınmaktı,
Belki de amacı,
Ya da menfice bir yaklaşımdı,
Oysa onun tek isteği kendi için yaşamaktı,
Çünkü anlamsızca yaşamaktan yorulmuştu,
Pervasızca koşmaktan yorulmuştu,
Kendini feda etmekten yorulmuştu,
Kısaca yorgundu yüreğim
Ve tek isteği biraz huzurdu...

Şenay Ertorun
25.12.2014
11.36

26 Ekim 2014 Pazar

AVARE KAPADOKYA YOLLARINDA












Atlar diyarı, peribacalarıyla, yer altı şehirleriyle önemli turistlik merkezlerden biri olan Kapadokya hayatlarımızda nasıl var oldu? Aslında coğrafya ve tarih derslerinde öğrendiğimiz bilgilerin yaşayan en canlı örneği hep vardı ve biz bu bölgeyi ilk olarak "Asmalı Konak" dizisiyle keşfetmiş gibi akın ettik. Bir bakıma iç turizmin patlamasına faydalı da oldu. Benim bölgeyle tanışmamsa 2009 yılında oldu ve avarenin ilk İç Anadolu Bölgesi yolculuğuydu bu gezi...











Bölgeye ilgimi bir dizi mi çekmişti? Tabii ki de "Hayır!" Sessiz, içine kapanık büyüyen, lisedeyken arkadaşları her geziye giderken onlara imrenerek bakan bir çocuğun Anadolu'ya olan merakı, ülkesini tanıma isteği vesile oldu desek daha doğru ve dürüst bir cevap olur. Bu gezideki arkadaşlarım annem ve babamdı. 2009 yılının Mayıs ayında Hasanpaşa'dan saat 22.00'da kalkan tur otobüsümüzle maceram başlamıştı. Gece karanlıkta etrafınızı pek göremeseniz de az çok hangi bölgeden geçtiğimizi biliyordum ve ilk molamızı Bolu Dağı'nın eteklerinde verdik. Yarım saatlik molanın ardından yeniden yola çıktık. Yolculuğumuz sırasında gün doğumunu görmek için kendimi uyumamaya şartlasam da derin bir uykuya başarmıştım ve gözlerimi açtığımda Tuz Gölü'nün kıyısında ikinci molamızı vermiştik.














Tuz gölünü yakında görme şansına sahip olmuştum bu geziyle... Otobüsten iner inmez fotoğraf makinemi öıkarıp soluğu gölün kenarında aldım. Doğanı, yaşadığın toğrakları keşfetmek kendi benliğini kazanma açısından öğrenmenin başlangıç adımlarından biriydi. Tuz Gölü kenarında kurulmuş olan dinlenme tesislerinde kahvaltımızı ettik ve Kapadokya yolculuğumuz için tekrar yola çıktık.


















Tepeleri, ovaları, köyleri birbir geçiyorduk ve saat 10.30 - 11.00 sularında Aksaray - Nevşehir yol ayrımında üçüncü kez mola vermiştik. Yarım saatlik molanın ardından gezimizin ilk durağı olan Ihlara Vadisi'ne doğru yola çıktık. Ihlara Vadisi, Hasandağı volkanından püsküren lavların akarsu aşındırması sonucunda oluşmuş. 14 km uzunluğundaki bu vadinin yüksekliği Melendiz Çayının kıvrımlarına göre yer yer 100 - 150 m'yi bulmaktadır. Ihlara Vadisi'de kayalara oyulmuş sayısız barınaklara, mezarlara ve kiliselere rastlarsınız. Bu barınak ve kiliselerin bazıları yer altı şehirleri gibi birbirlerine tünellerle bağlıdır ve o dönemde yalayan insanlar olası bir savaş durumunda korunabilmek için vadiye bu yapıları inşaa etmişler. Doğa harikası bu vadiyi gezdikten sonra ülkemdeki krater gölü örneklerinden birini görmek üzere kafilemizle birlikte yola çıktık.




















Narlıgöl Krater Gölü, deniz seviyesinden 1365 metre yükseklikteki krater gölü 2500 metrekare büyüklüğündeki göl, 70 metre derinliğe sahip... İç Anadolu Bölgesinin bir başka doğa harikası olan bu mekandaki anılarımı fotoğraf makinemle ölümsüzleştirdikten sonra otobüsümüz yeniden hareket etti.





Kaymaklı Yer Altı şehri... Tarihi M.Ö. 3000 yıllarına kadar uzanan Kaymaklı Yer Altı Şehri, o dönemde yaşayan insanların kendilerini korumak için inşa ettiği yapılardan biridir. Bu yer altı şehirleri göz göz odalardan oluşurken, ana girişlerde hayvan ahırları mevcut olup, içeri hava girmesini sağlayan havanlandırma sisteminin yanı sıra su ihtiyaçlarını karşılayabilmek içinde su kanalları mevcuttur. O dönemde yaşayan insanların sahip olduğu mimari zekaya şaşırıp kalmamak mümkün değil... Ayrıca her bir katmana inerken daralan yolların geçişi zorlaştırdığını görüyorsunuz. Bu yöntem olası bir savunma için yapılmışta olabilir. Eskiden gelen ziyaretçilerin 7 kata kadar inmesine izin verilen bu yer altı şehirlerinde alt katmanların rutubetten kaynaklanan tahribi sonucu sadece 4 kata kadar inişe izin var.


















Bir sonraki durağımız bu yöreye özgü birbirinden leziz yemeklerini tadacağımız Uranos Sarıkaya isimli restorandı. Avanos yöresinde verdiğimiz bu öğlen molasında yol yorgunluğu üzerime çökmeye başlamıştı. Fakat yeni bir yeri görmenin verdiği enerji sayesinde kendimi dinç tutmaya çalışıyordum. Siparişlerimizi verdikten kısa süre sonra yemeklerimiz gelmişti. Bir buçuk saatlik molanın ardından yöreye özgü şarap yapımını ve Asmalı Konak dizisinde kullanılan ikinci ev görmek üzere Ürgüp yöresine doğru yola çıktık.











Evet, şimdi dudaklardan şu cümlelerin fırladığını duyar giyim: "Bak işte Asmalı Konak dizisinin uyandırdığı meraktan sende oraya gittin." Yazımın başında da belirttiğim gibi bu dizi bölgeye turisttik akın olmasını sağladı, fakat hepimizin bildiği ama vakit ayırıp görmeye gidemediğimiz bölgeyi keşfetmemize vesile oldu. Dizi de iki ev kullanıldı. Biri ortakent, diğeri Ürgüp'te... Ortakent'teki ev otele dönüştürüldüğünden pek ziyaretçi getirilmesine izin verilmiyor. Ürgüp'teki ikinci ev müzeye dönüştürüldüğünden müze ziyaret saatlerinde gidip görebiliyorsunuz. Evi gezdikten hemen sonra yakınlarındaki bir şarap mahzenine götürüldük.















Bir sonraki durağımız Avanos'taki diğer peribacası şekillerini görebileceğimiz bölgeydi. Bu alanda da pek çok ören yerine rastlamanız mümkün...






















Gezimizin en önemli kısmına doğru yaklaşıyorduk. Avanos'taki "ÜÇ GÜZELLER" isimli peribacasının bildiğimiz ve sembolize olmuş olan örneklerini görecektik. Bölgeyi aslında ilk olarak doğa harikası olan "ÜÇ GÜZELLER" olarak anlatılan bu peribacaları sayesinde öğrendik. Mesala Barış Manço'nun "Yar Ola" isimli şarkısının klibinde, coğrafya derslerimizde gördük ve tanıdık bölgeyi... Efsanelerin ve hikayelerin bol olduğu topraklarımızda üç güzellere de ait bir efsane bulunmaktadır. Efsaneye göre, Kapadokya bölgesinde yaşayan bir kralın kızı bir çobanla evlenir ve çocukları olmasına rağmen kral onları affetmez. kralın askerlerinden kaçarken prenses: "Allah'ım bizi ya taş yap, ya kuş yap!" diye dua eder ve oracıkta hemen taş kesilirler.  İşte bu yüzden güzellere "Anne Baba ve Çocuk" derler.














Artık Kapadokya üzerinde yavaş yavaş gün batarken ilk gün ki turumuzu tamamlamıştık Avanos'ta kalacağımız Avrasya Otel'e geçip yerleşerek ertesi gün için biraz dinlenip enerji depolama zamanıydı. İkinci günün sabahında balon gezisi vardı. Fakat bu gezi turdan ayrı bir aktivite olduğu için ücretliydi ve katılmamıştım. Sabah kalkıp kısa bir yürüyüş yaptıktan sonra kahvaltımı edip Göreme, Avanos'taki Halı Atölyesi, Seramik Atölyesi, üzüm bağları, Uç Hisar Kalesini, Güvercinlik Vadisini görmek için hazırlanıp tur otobüsündeki yerimi almıştım. Gezimizin ilk ayağı Avanos'tan başlamıştı ve ilk olarak seramik atölyesine gittik. Nevşehir'in bu ilçesinde Hititler'den beri süre gelen seramik yapımını görmeniz mümkündür. Çünkü ilçede çok sayıda çanak-çömlek atölyesi bulunmaktadır. Ayrıca ilçede diğer önemli uğraşlardan biri bağcılıktır ve yetiştirilen üzümler günlük meyve ihtiyacını karşıladığı gibi şarap yapımında da kullanılmaktadır. Seramik atölyesinden çıktıktan sonra halı-kilim atölyesi ve aynı zamanda satış merkezi olan Bazaar'a gittik. Kafilemizdeki insanlar alışverişlerini tamamladıktan sonra Güvercinlik Vadisinin de olduğu Uçhisar bölgesine doğru yola çıktık.












Güvercinlik Vadisi'nde "O Ağacın Altı" isimli mekana geldik. Buradan bütün o doğa oluşumları oluşumları incelememiz mümkün... 4100 metre uzunluğundaki vadide yeşilin bin bir tonuyla karşılaşıyorsunuz. Yöre halkı bölgede yaşayan güvercinlere yuvalar yapması sonucu vadiye bu ismi koymuşlar. Bu önemli turistlik bölgede 10-15 metre yüksekliğinde bir de şelale bulunmaktaymış... Ayrıca bu vadiden Uçhisar kaleside görünmekteydi.














Uçhisar Kalesini yakından göremesem de rehberimizin anlattığı kadarıyla kalenin en üstünde kayalar oyularak yapılan 3 mezar varmış ve bir efsaneye göre kale içindeki geçitlerin küçüklüğünden dolayı burada cücelerin yaşadığı varsayılıyormuş. Uç hisar kalesi Erciyes ve Hasandağı'nın birlikte görülebildiği tek yermiş burada... Öğle tatilimizi Güvercinlik Vadisinde geçirdikten sonra Göreme Ören Yerini görmek üzere yol çıktık.













Göreme Ören Yeri, eski dönemlere ait pek çok yaşam alanın, kiliselerin, dini yerlerin sergilendiği müzeleştirilmiş bir alan... O dönemlerin yaşamsal alanlarını incelerken tarihin ne kadar hızlı değişime uğradığını, kaç nesilin, kaç imparatorluğun Anadolu topraklarından gelip geçtiğini de yakından inceleyip, öğrenme şansına sahip oluyorsunuz. Evet, bazen kitaplardan bilgileri öğrenmek yetmiyor ve bu alanları yerinde inceleyip görmekte kendinize çok şey katıyor. Bu yüzden gerçekleştirdiğim bu seyahatimde benim için bilgilenme açısından bir şanstı. Makinemle bu ören yerindeki anılarımı ölümsüzleştirdikten sonra öğle yemeğini bölgenin bir başka restorantında yemek üzere rotamızı oraya çevirdik. İkinci günün turu saat 17.00 gibi bitmişti. Akşam Türk Gecesi etkinliği vardı, ona da katılmadım ve son gün için enerji toplamak üzere dinlenmeyi tercih etmiştim.

















3 gün 2 gecelik Kapadokya gezimin son günüydü. Otel çıkış işlemlerinin ardından yola çıktık. Güzergahımız Hacı Bektaş-ı Veli Türbesiydi. İslam dinin yayılmasına katkısı olan Hacı Bektaşi Velinin türbesi Nevşehir'in Hacıbektaş ilçesindedir. Bu yapı içerisinde dikkat çeken önemli yapılar, üçler çeşmesi, aslanlı çeşme, aş evi, meydan evi, altılar kapısı, hazret avlusu, dergah avlusu, Balım Sultan türbesi, Pir evi, kırklar kapısı ve daha pek çok türbe burada ziyaret edilmesi gereken yerlerdir. Türbe ilçenin çarşı kısmında olup Konya Ovasına tepeden bakmaktadır. Öğlen molasını burada tamamladıktan sonra İstanbul'a dönüş için yola çıkma vakti gelmişti. Yeni bir yeri görmenin kattığı enerji ve bilgi değosuyla yaşadığım şehre geri dönüyordum.



Şenay Ertorun
Gezi Tarihi: Mayıs 2009
Yazı Tarihi: 26.10.2014

15 Ekim 2014 Çarşamba

Tek bir sözcük dökülmüyorsa
Kağıda,
Dilden yüreğe,
Yürekten akıla,
Bu senden vazgeçtim demektir.

Kalem kağıdı karalamıyorsa
Öğreniyordur yaşadıkça
Sevmeyi,
Sevmemeyi,
İstemeyi,
İstememeyi,
Huzuru,
Huzursuzluğu,
Gözlemliyordur gördükçe,
Tercihleri,
Sebepleri,
Sonuçları,
Beyin algılıyorsa,
Bu mantığın devreye girmesidir.

Şenay Ertorun
15.10.2014
09.47

23 Ağustos 2014 Cumartesi

Bu koca şehri
Mahkum ediyoruz
Kendi içsel savaşlarımızda
Yeri geliyor
Sevincimizde,
Hüznümüzde,
Acımızda,
Ve yalnızlığımızda
Mahkum ediyoruz
Dikenli teller ardına
Oysa onun terk derdi
Yaşamak,
Kendini korumak,
Varlığını bir sonraki nesile aktarmak,
Oysa bizler ne yapıyoruz
Mahkum ediyoruz
Dikenli teller ardına
Onu koruduğumuzu sanarak
Yalnızlaştırıyoruz elbirliğiyle
Tahrip ediyoruz elbirliğiyle
Değiştiriyoruz elbirliğiyle
Oysa onun tek derdi
Yaşamak,
Kendini korumak,
Varlığını bir sonraki nesile aktarmak

Şenay Ertorun
23.08.2014
15.15