26 Ekim 2014 Pazar

AVARE KAPADOKYA YOLLARINDA












Atlar diyarı, peribacalarıyla, yer altı şehirleriyle önemli turistlik merkezlerden biri olan Kapadokya hayatlarımızda nasıl var oldu? Aslında coğrafya ve tarih derslerinde öğrendiğimiz bilgilerin yaşayan en canlı örneği hep vardı ve biz bu bölgeyi ilk olarak "Asmalı Konak" dizisiyle keşfetmiş gibi akın ettik. Bir bakıma iç turizmin patlamasına faydalı da oldu. Benim bölgeyle tanışmamsa 2009 yılında oldu ve avarenin ilk İç Anadolu Bölgesi yolculuğuydu bu gezi...











Bölgeye ilgimi bir dizi mi çekmişti? Tabii ki de "Hayır!" Sessiz, içine kapanık büyüyen, lisedeyken arkadaşları her geziye giderken onlara imrenerek bakan bir çocuğun Anadolu'ya olan merakı, ülkesini tanıma isteği vesile oldu desek daha doğru ve dürüst bir cevap olur. Bu gezideki arkadaşlarım annem ve babamdı. 2009 yılının Mayıs ayında Hasanpaşa'dan saat 22.00'da kalkan tur otobüsümüzle maceram başlamıştı. Gece karanlıkta etrafınızı pek göremeseniz de az çok hangi bölgeden geçtiğimizi biliyordum ve ilk molamızı Bolu Dağı'nın eteklerinde verdik. Yarım saatlik molanın ardından yeniden yola çıktık. Yolculuğumuz sırasında gün doğumunu görmek için kendimi uyumamaya şartlasam da derin bir uykuya başarmıştım ve gözlerimi açtığımda Tuz Gölü'nün kıyısında ikinci molamızı vermiştik.














Tuz gölünü yakında görme şansına sahip olmuştum bu geziyle... Otobüsten iner inmez fotoğraf makinemi öıkarıp soluğu gölün kenarında aldım. Doğanı, yaşadığın toğrakları keşfetmek kendi benliğini kazanma açısından öğrenmenin başlangıç adımlarından biriydi. Tuz Gölü kenarında kurulmuş olan dinlenme tesislerinde kahvaltımızı ettik ve Kapadokya yolculuğumuz için tekrar yola çıktık.


















Tepeleri, ovaları, köyleri birbir geçiyorduk ve saat 10.30 - 11.00 sularında Aksaray - Nevşehir yol ayrımında üçüncü kez mola vermiştik. Yarım saatlik molanın ardından gezimizin ilk durağı olan Ihlara Vadisi'ne doğru yola çıktık. Ihlara Vadisi, Hasandağı volkanından püsküren lavların akarsu aşındırması sonucunda oluşmuş. 14 km uzunluğundaki bu vadinin yüksekliği Melendiz Çayının kıvrımlarına göre yer yer 100 - 150 m'yi bulmaktadır. Ihlara Vadisi'de kayalara oyulmuş sayısız barınaklara, mezarlara ve kiliselere rastlarsınız. Bu barınak ve kiliselerin bazıları yer altı şehirleri gibi birbirlerine tünellerle bağlıdır ve o dönemde yalayan insanlar olası bir savaş durumunda korunabilmek için vadiye bu yapıları inşaa etmişler. Doğa harikası bu vadiyi gezdikten sonra ülkemdeki krater gölü örneklerinden birini görmek üzere kafilemizle birlikte yola çıktık.




















Narlıgöl Krater Gölü, deniz seviyesinden 1365 metre yükseklikteki krater gölü 2500 metrekare büyüklüğündeki göl, 70 metre derinliğe sahip... İç Anadolu Bölgesinin bir başka doğa harikası olan bu mekandaki anılarımı fotoğraf makinemle ölümsüzleştirdikten sonra otobüsümüz yeniden hareket etti.





Kaymaklı Yer Altı şehri... Tarihi M.Ö. 3000 yıllarına kadar uzanan Kaymaklı Yer Altı Şehri, o dönemde yaşayan insanların kendilerini korumak için inşa ettiği yapılardan biridir. Bu yer altı şehirleri göz göz odalardan oluşurken, ana girişlerde hayvan ahırları mevcut olup, içeri hava girmesini sağlayan havanlandırma sisteminin yanı sıra su ihtiyaçlarını karşılayabilmek içinde su kanalları mevcuttur. O dönemde yaşayan insanların sahip olduğu mimari zekaya şaşırıp kalmamak mümkün değil... Ayrıca her bir katmana inerken daralan yolların geçişi zorlaştırdığını görüyorsunuz. Bu yöntem olası bir savunma için yapılmışta olabilir. Eskiden gelen ziyaretçilerin 7 kata kadar inmesine izin verilen bu yer altı şehirlerinde alt katmanların rutubetten kaynaklanan tahribi sonucu sadece 4 kata kadar inişe izin var.


















Bir sonraki durağımız bu yöreye özgü birbirinden leziz yemeklerini tadacağımız Uranos Sarıkaya isimli restorandı. Avanos yöresinde verdiğimiz bu öğlen molasında yol yorgunluğu üzerime çökmeye başlamıştı. Fakat yeni bir yeri görmenin verdiği enerji sayesinde kendimi dinç tutmaya çalışıyordum. Siparişlerimizi verdikten kısa süre sonra yemeklerimiz gelmişti. Bir buçuk saatlik molanın ardından yöreye özgü şarap yapımını ve Asmalı Konak dizisinde kullanılan ikinci ev görmek üzere Ürgüp yöresine doğru yola çıktık.











Evet, şimdi dudaklardan şu cümlelerin fırladığını duyar giyim: "Bak işte Asmalı Konak dizisinin uyandırdığı meraktan sende oraya gittin." Yazımın başında da belirttiğim gibi bu dizi bölgeye turisttik akın olmasını sağladı, fakat hepimizin bildiği ama vakit ayırıp görmeye gidemediğimiz bölgeyi keşfetmemize vesile oldu. Dizi de iki ev kullanıldı. Biri ortakent, diğeri Ürgüp'te... Ortakent'teki ev otele dönüştürüldüğünden pek ziyaretçi getirilmesine izin verilmiyor. Ürgüp'teki ikinci ev müzeye dönüştürüldüğünden müze ziyaret saatlerinde gidip görebiliyorsunuz. Evi gezdikten hemen sonra yakınlarındaki bir şarap mahzenine götürüldük.















Bir sonraki durağımız Avanos'taki diğer peribacası şekillerini görebileceğimiz bölgeydi. Bu alanda da pek çok ören yerine rastlamanız mümkün...






















Gezimizin en önemli kısmına doğru yaklaşıyorduk. Avanos'taki "ÜÇ GÜZELLER" isimli peribacasının bildiğimiz ve sembolize olmuş olan örneklerini görecektik. Bölgeyi aslında ilk olarak doğa harikası olan "ÜÇ GÜZELLER" olarak anlatılan bu peribacaları sayesinde öğrendik. Mesala Barış Manço'nun "Yar Ola" isimli şarkısının klibinde, coğrafya derslerimizde gördük ve tanıdık bölgeyi... Efsanelerin ve hikayelerin bol olduğu topraklarımızda üç güzellere de ait bir efsane bulunmaktadır. Efsaneye göre, Kapadokya bölgesinde yaşayan bir kralın kızı bir çobanla evlenir ve çocukları olmasına rağmen kral onları affetmez. kralın askerlerinden kaçarken prenses: "Allah'ım bizi ya taş yap, ya kuş yap!" diye dua eder ve oracıkta hemen taş kesilirler.  İşte bu yüzden güzellere "Anne Baba ve Çocuk" derler.














Artık Kapadokya üzerinde yavaş yavaş gün batarken ilk gün ki turumuzu tamamlamıştık Avanos'ta kalacağımız Avrasya Otel'e geçip yerleşerek ertesi gün için biraz dinlenip enerji depolama zamanıydı. İkinci günün sabahında balon gezisi vardı. Fakat bu gezi turdan ayrı bir aktivite olduğu için ücretliydi ve katılmamıştım. Sabah kalkıp kısa bir yürüyüş yaptıktan sonra kahvaltımı edip Göreme, Avanos'taki Halı Atölyesi, Seramik Atölyesi, üzüm bağları, Uç Hisar Kalesini, Güvercinlik Vadisini görmek için hazırlanıp tur otobüsündeki yerimi almıştım. Gezimizin ilk ayağı Avanos'tan başlamıştı ve ilk olarak seramik atölyesine gittik. Nevşehir'in bu ilçesinde Hititler'den beri süre gelen seramik yapımını görmeniz mümkündür. Çünkü ilçede çok sayıda çanak-çömlek atölyesi bulunmaktadır. Ayrıca ilçede diğer önemli uğraşlardan biri bağcılıktır ve yetiştirilen üzümler günlük meyve ihtiyacını karşıladığı gibi şarap yapımında da kullanılmaktadır. Seramik atölyesinden çıktıktan sonra halı-kilim atölyesi ve aynı zamanda satış merkezi olan Bazaar'a gittik. Kafilemizdeki insanlar alışverişlerini tamamladıktan sonra Güvercinlik Vadisinin de olduğu Uçhisar bölgesine doğru yola çıktık.












Güvercinlik Vadisi'nde "O Ağacın Altı" isimli mekana geldik. Buradan bütün o doğa oluşumları oluşumları incelememiz mümkün... 4100 metre uzunluğundaki vadide yeşilin bin bir tonuyla karşılaşıyorsunuz. Yöre halkı bölgede yaşayan güvercinlere yuvalar yapması sonucu vadiye bu ismi koymuşlar. Bu önemli turistlik bölgede 10-15 metre yüksekliğinde bir de şelale bulunmaktaymış... Ayrıca bu vadiden Uçhisar kaleside görünmekteydi.














Uçhisar Kalesini yakından göremesem de rehberimizin anlattığı kadarıyla kalenin en üstünde kayalar oyularak yapılan 3 mezar varmış ve bir efsaneye göre kale içindeki geçitlerin küçüklüğünden dolayı burada cücelerin yaşadığı varsayılıyormuş. Uç hisar kalesi Erciyes ve Hasandağı'nın birlikte görülebildiği tek yermiş burada... Öğle tatilimizi Güvercinlik Vadisinde geçirdikten sonra Göreme Ören Yerini görmek üzere yol çıktık.













Göreme Ören Yeri, eski dönemlere ait pek çok yaşam alanın, kiliselerin, dini yerlerin sergilendiği müzeleştirilmiş bir alan... O dönemlerin yaşamsal alanlarını incelerken tarihin ne kadar hızlı değişime uğradığını, kaç nesilin, kaç imparatorluğun Anadolu topraklarından gelip geçtiğini de yakından inceleyip, öğrenme şansına sahip oluyorsunuz. Evet, bazen kitaplardan bilgileri öğrenmek yetmiyor ve bu alanları yerinde inceleyip görmekte kendinize çok şey katıyor. Bu yüzden gerçekleştirdiğim bu seyahatimde benim için bilgilenme açısından bir şanstı. Makinemle bu ören yerindeki anılarımı ölümsüzleştirdikten sonra öğle yemeğini bölgenin bir başka restorantında yemek üzere rotamızı oraya çevirdik. İkinci günün turu saat 17.00 gibi bitmişti. Akşam Türk Gecesi etkinliği vardı, ona da katılmadım ve son gün için enerji toplamak üzere dinlenmeyi tercih etmiştim.

















3 gün 2 gecelik Kapadokya gezimin son günüydü. Otel çıkış işlemlerinin ardından yola çıktık. Güzergahımız Hacı Bektaş-ı Veli Türbesiydi. İslam dinin yayılmasına katkısı olan Hacı Bektaşi Velinin türbesi Nevşehir'in Hacıbektaş ilçesindedir. Bu yapı içerisinde dikkat çeken önemli yapılar, üçler çeşmesi, aslanlı çeşme, aş evi, meydan evi, altılar kapısı, hazret avlusu, dergah avlusu, Balım Sultan türbesi, Pir evi, kırklar kapısı ve daha pek çok türbe burada ziyaret edilmesi gereken yerlerdir. Türbe ilçenin çarşı kısmında olup Konya Ovasına tepeden bakmaktadır. Öğlen molasını burada tamamladıktan sonra İstanbul'a dönüş için yola çıkma vakti gelmişti. Yeni bir yeri görmenin kattığı enerji ve bilgi değosuyla yaşadığım şehre geri dönüyordum.



Şenay Ertorun
Gezi Tarihi: Mayıs 2009
Yazı Tarihi: 26.10.2014

15 Ekim 2014 Çarşamba

Tek bir sözcük dökülmüyorsa
Kağıda,
Dilden yüreğe,
Yürekten akıla,
Bu senden vazgeçtim demektir.

Kalem kağıdı karalamıyorsa
Öğreniyordur yaşadıkça
Sevmeyi,
Sevmemeyi,
İstemeyi,
İstememeyi,
Huzuru,
Huzursuzluğu,
Gözlemliyordur gördükçe,
Tercihleri,
Sebepleri,
Sonuçları,
Beyin algılıyorsa,
Bu mantığın devreye girmesidir.

Şenay Ertorun
15.10.2014
09.47

23 Ağustos 2014 Cumartesi

Bu koca şehri
Mahkum ediyoruz
Kendi içsel savaşlarımızda
Yeri geliyor
Sevincimizde,
Hüznümüzde,
Acımızda,
Ve yalnızlığımızda
Mahkum ediyoruz
Dikenli teller ardına
Oysa onun terk derdi
Yaşamak,
Kendini korumak,
Varlığını bir sonraki nesile aktarmak,
Oysa bizler ne yapıyoruz
Mahkum ediyoruz
Dikenli teller ardına
Onu koruduğumuzu sanarak
Yalnızlaştırıyoruz elbirliğiyle
Tahrip ediyoruz elbirliğiyle
Değiştiriyoruz elbirliğiyle
Oysa onun tek derdi
Yaşamak,
Kendini korumak,
Varlığını bir sonraki nesile aktarmak

Şenay Ertorun
23.08.2014
15.15


11 Ağustos 2014 Pazartesi

BİR MESLEK OLARAK YÖNETMENLİK

"Yönetmenlik nedir? Yönetmen olabilmek için nasıl vasıflar gereklidir? Bir meslek olarak sizin gözünüzde değeri nedir?" Kafamdaki deli sorularla çıktım yine karşınıza... Bu yazımda "YÖNETMENLİĞİ" ele almamın esas nedeni geçen gün genç bir arkadaşın çekmiş olduğu bir kısa tanıtım filmi... Çoğumuz yönetmenliği "motor ve stop" komutlarını veren kişi olarak biliyoruz. Oysa yönetmen gördüğümüz gibi ya da bize öğretilen gibi bir olay değil... Bakınız Edward Dmytryk "Sinemada Yönetmenlik" isimli kitabındaki önsözünde ne demiş:

"Konuştuğum ya da birlikte çalıştığım öğrencilerin büyük bölümü yönetmeni, oyunculara orada durmasını, şuraya yürümesini ya da laflarını şöyle söylemesini emreden bir çeşit sanatsal lider olarak düşünüyorlardı. Gerçeğe bu kadar uzak başka düşünce olamaz. İşin aslı, film yapmanın hem bir iş yatırımı hem de kolektif bir sanat olduğudur. Ürün yaratıldığı denli yapılmıştır da...
Birçok sanat dalı, teknik açıdan, epey basittir. Bir yontucu ve bir mermer parçası, bir ressam ve bir çerçeveye gerilmiş tual yanında birkaç tüp boya, bir müzisyen ve bir piyano, bir yazar ve birkaç çizgili kağıtla kalem... Ama ister gişe için yapılsın, isterse gerçek bir sanat yapıtı olsun, bir filmin gerçekleşmesi için çok sayıda sanatçı ve onlardan daha çok sayıda teknik elemanın bir araya getirilmesi gerekmektedir. Yönetmenin, bu değişik sanat ve tekniklerin tümünü öylesine harmanlar ve karıştırır ki, sonunda ortaya film denilen bağdaşık bir yapıt çıkar. Yönetmen, yapımevinin değişik elemanlarını nasıl kullanacağını, piyanosu başındaki bir besteci kadar bilmelidir. Dizginleri elden bırakmadan, kandırmayı, nazlandırmayı, pohpohlamayı, işe koşmayı ve yetkini hissettirmeyi bilmelidir. Film ekibinin taşınma, beslenme, konaklama sorunlarında uzman olmalıdır; günde yirmi dört saat düşünmeye ve düş kurmaya gönüllü, hatta istekli olmalıdır -  düşler karabasana dönüştüğünde bile aklını kaçırmadan...
Bu, sürecin akışının gereğidir. Yönetmenin tüm çalışma zamanının ortalama yarısı hazırlıklarda geçecektir. Ancak ondan sonra çıkacaktır ağzından gizemli sözcükler: "Ses! Kamera! Başla! (Bkz. Sinemada Yönetmenlik - Edwatd Dmytryk, Önsöz)"

Yukarıdaki alıntı yaptığım yazıda söylendiği gibi yönetmenlik mesleklerin en zorudur. Peki, yaşadığımız coğrafyada bu işin gördüğü değer nedir? Hemen hemen bir değeri yok gibidir. "Bu düşünceyi nereden çıkarıyorsun?" diye soracak olursanız yazının devamında sorunun cevabını öğrenirsiniz. Meslek olarak bir statüsü yoktur. "Hadi canım olur mu öyle şey!" diye derseniz geçerli meslekleri sayın diyeceğim cevap olarak sizlere... Konuyu fazla dağıtmadan yazıma şu cümlelerle devam etmek istiyorum; çoğu yönetmen kendine piyasada iş bulamadığı için üniversitelerde öğretim görevlisi olarak yaşamlarına devam etmektedir. "Peki, neden bu durum böyledir?" diye bir soru çıkar karşımıza ve cevabı çok basit olup, hepimiz bu gerçeği çok yakından bilmekteyizdir. Yaşam hepimize belirli standartlar sunar ve bu standartların en başında ekonomik temelleri oluşturan ev satın alma, evin kirasını ödeme, evin ihtiyaçları, elektriği, suyu, telefonu, interneti vs. vs. Evliyseniz, eşinizin ihtiyaçları, beklentileri, çocukların ihtiyaçları, okul masrafları vs. vs. İşte bu yüzden insanlar düzenli bir maaş ve sigortalı bir iş arayışında olur. Tercih edilen alanlarda ya TV'ler de kameraman, kurgusu, asistan, resim - kayıt masası yönetmenliği, ya gazetelerde veya dergilerde muhabirlik, fotoğrafçılık, ya da üniversitelerde öğretim görevlisi olmadır. Şansını saha alanında aktif olarak değerlendirmek isteyenlerde sinema veya dizi sektörüne girip en alt tabakadan başlayıp bir ekip içerisinde çeşitli görevlerde çalışıp en üst mevkiye oturma şansınız vardır. Kimisi bu seçeneği iyi değerlendirirken, kimi az önce sözünü ettiğim seçeneklere yönelir, kimi de arayışlarına devam ederek farklı işlerde çalışıp bütçesini oluşturarak kendi projelerini gerçekleştirme uğraşına girer.

Bu mesleğin içinde bulunduğu ekonomik konulara biraz değindikten sonra halkın gözünde "Yönetmenlik mesleği nerede?" olayını incelersek çok farklı sonuçlara ulaşırız. Yaşça olgunlaşmış büyüklerimizle karşılaştığımızda "Hangi işle meşgulsün oğlum / kızım?" sorusu gelir genelde ve bu meslek ile uğraşanlar genelde şu cevabı verirler: "Yönetmenim teyzecim / amcacım..." Peşinden de genelde şu soru gelir: "Oh oh ne güzel evladım. Peki hangi şirkette yöneticisin." Muzip olan genç nesil gülümseyerek "Yönetici değilim ben! Yönetmenim. Hani televizyonda dizi, film ya da program izliyorsun ya işte onları çekip yöneten kişiye yönetmen deniz. Benim işimde o..." Şimdi bu cümleler toplumumuzu yargılamak için değildi. Burada belirtmek istediğim meslek kavramını ayırt edemememiz. Bu olgu ve bakış açısı kuşaklar arasında değişmektedir. Bir önceki nesilden onların bir alt kuşağına geçersek bakış açısı şu şekilde oluyor: "Ne işle meşgulsün oğlum / kızım?", "Yönetmenim", "Peki, hangi kanalda çalışıyorsun.", "Ben televizyonda çalışmıyorum, anlaşmalı olduğum bir yapım şirketi var ona bağlı çalışıyorum ve film çekiyoruz sadece..." Bu sorular uzar da uzar. Bir sonraki daha genç olan yani orta yaş grubuna geçersek, " Ne işle meşgulsün?", "Yönetmenim", "İyiymiş. Peki, sana bir kazancı var mı bu işin?" "Geliri de var, kaybedilen para da var... Ama kaybedilen daha çok...", "Peki, hangi çalışmaları yaptın?", "Şu sayfaya gir bütün çalışmalarım orada...", "Ben senden daha iyi yaparım bu işi", "Buyur yap o zaman. Seni tutan kim?"... Daha da genç kuşağa geçersek, hayatının baharında başlangıç yapanlara... "Ağabey / Abla ne işle meşgulsun?", "Yönetmenim", "Ben de sinema okumak istiyorum. Tavsiye eder misin?", "Okumak istiyorsan belirli şeyleri göze alman gerek..." En genç kuşağa, çocuk gözüne dönersek, "Teyze / hala /abla / amca / dayı / ağabey vs. Bak bu filmde yönetmen nasıl bir detay kullanmış. Bence sende bunu denemelisin." Dediğim gibi yaklaşımlar kuşaktan kuşağa değişmekte...

"Bir filmin gerçekleşmesi için görüntü yönetmeni, ışık yönetmeni, sanat yönetmeni, ses yönetmeni, montaj yönetmeni, diğer meslek grupları ve oyuncular arasında işbirliği sağlayan, bunların çalışmalarını uyumlu bir biçimde yöneten, filmin bir snaat ürünü niteliği kazanmasından sorumlu olan sinema sanatçısıdır. Bir televizyon programının gerçekleştirilmesini sağlayan kişidir. (Bkz. Sinem Ve Televizyon Terimleri Sözlüğü - Nijat Özön)"

Şimdi işin psikolojik yönüne değinirsek... Bir kere yönetmenin kafasının içi boş olmalı... "Neden mi?" diyecek olursanız cevap çok basittir aslında "Bir yönetmen sete geldiğinde sadece yapacağı işle meşgul olmalıdır ki ortaya güzel bir eser çıkarsın." Hemen buna bir örnek vermek gerekirsen kısa süre önce, yani üç sene önce bir arkadaşım güzel bir konu yakaladı ve onu yapabilmek için daha yolun başlangıcında bir dizi sıkıntıyla karşılaştı ve tek bir kişinin yaptığı ağır yakıştırmadan dolayı çıktığı yoldan dönmek istemedi. Fakat psikolojik olarak kafasında yer eden bu ağır yakıştırma beyninin bir köşesinde kalmıştı. Arkadaşım o yakıştırmayı umursamasa da yaşadığı kırıklık işini düzgün yapmasına engel oluyordu. Fakat başladığı işi yarım bırakmakta onun doğasında yoktu ve yılmadan yoluna devam edip çalışmasını tamamladı arkadaşım... Eğrisiyle, doğrusuyla, elindeki bütçesiyle gayet iyi bir film yaptı. Diyeceğim odur ki, bir çalışmaya başladığınızda işinizin başarılı olmaması için yolunuza türlü türlü hendekler kazılacak ve sizler yıldırılmaya çalışacaksınız. Tüm bu olumsuzluklara rağmen kafanızın içindeki projeyi korumaya almışsanız başarıya giden kapının kilidini açmayı başarmışsınız demektir. Ve eğer yönetmen olmayı düşünüyorsanız kırıcı olmadan, tatlı - sert kişiyi oynamalısınız, yoksa bir seti asla kontrol edemezsiniz.

"Türkiye'de iyi bir yönetmen olmak için gerekli şeylerden ilki, orospu ruhlu olmaktır. İşte sonra kadraj bilgisi, ışık bilgisi, kurgu bilgisi falan gelir. Emel Keleşoğlu 14.02.2011 Facebook. (http://www.kameraarkasi.org/ isimli siteden alıntıdır.)

Şimdi işin fiziki yönlerine değinirsek... Fiziki olarak yıpranmayı göze almalısınız. Bu yorgunluklar sizde belirli bir yaştan sonra bazı hastalıkların patlak vermesine neden oluyor. Mesela kalp rahatsızlıkları vs. "Ama her meslek için geçerli bu!" derseniz cevabım "Evettir." Ama bizim uğraştığımız alan sanatın bir başka dalı olduğu için gecesi ve gündüzü olmadığından biraz yıpratıcı... Madden ve manen yıpratıcı... "Olaya çok olumsuz baktın" derseniz. "Biraz araştırın ve bu mesleğe gönül vermiş, yıllarını geçirmiş insanların yaşantılarını inceleyin" diyerek sözü bir başka konuya getiriyorum.

"Bir yönetmende olması gereken vasıflar nelerdir?" sorusuna değinirsek. öncelikle bir yönetmen, etrafını iyi gözlemleyebilen, yaratıcı, her konuya vakıf, setteki duruşundan, otoritesinden taviz vermeyen bir insan olmalıdır.

Bu yazımda kimseyi kötülemek, kimseyi yermek derdinde değilim. Yazımın başlangıç noktasında dediğim gibi izlediğim bir videoda "Bir meslek olarak yönetmenliğe bakış açısını gözlemledim ve bu yazıyı kaleme almak istedim.

Şenay Ertorun
11.08.2014
10.25

18 Temmuz 2014 Cuma

Seni ilk gördüğümde
30'lu yaşlarımdan sonra
Belki yeni bir umuttun
Yeni bir başlangıç noktasıydın
Yeni bir kapıydın
Belki de
Oysa sen,
Sana lütfedilen değeri,
Cevheri,
Önyargılarınla görmezden geldin
Ve gittin
Korkaklığınla başka limanlara sığındın
Sorumsuzluğunla başka dağlar ardına kaçtın
Istemedin,
Sevmedin,
Bahaneler uydurup gitmeyi tercih ettin
Ve ben izin verdim sana
Ardından öylece durup seyrettim seni
Giderken
Çünkü kırılmıştım,
İncinmiştim,
Yorulmuştum
Ve senden ne bir liseli aşık
Ve senden ne de kör kütük sarhoş bir aşık
Yaratmak istedim
Ve senden bana yoldaş olmanı,
Bana eş,
Bana arkadaş
Ve "Canım" diye hitap edebileceğim kişi olmanı bekledim
Ama sen gittin
Ve ben sadece gitmeni seyrettim
Son sevgiminde benden tükenip gitmesini seyrettim
Oysa sen sana lütfedilen değeri,
Cevheri,
Önyargılarınla görmezlikten geldin
Ve gittin

Şenay Ertorun
18.07.2014
13:16

3 Temmuz 2014 Perşembe

AVARE TUZ GÖLÜ - HALFETİ - HASANKEYF - MARDİN YOLLARINDA

"2010 yılındaki bu üç günlük macera nasıl başladı?" Biraz ona değineceğim. Bir fotoğraf gezisi sırasında tanıştığım arkadaşlardan biri sosyal medyadan 2010 yılının Temmuz ayı içerisinde Doğa Derneği'nin "Halfeti - Hasankeyf - Mardin" gezisi etkinliğinden beni haberdar etmişti. Mesajı aldığımda inceledim ve gidip gitmeme konusunda kararsızdım. Günlerce vaktinin dolmasını bekleyen etkinliği değerlendirmesi için bir başka fotoğraf sanatçısı arkadaşım Çiğdem Tatlısert'le paylaştım. "bana faceden mesaj olarak geldi. ileteyim dedim sana " "AA SÜFER YAAA Gidelim mi?" "bende düşündüm ve gidelim diyorum. iyi olur." "Çok sıcak olur mu acaba?" "bilmiyorum ki. önümüzdeki haftadan itibaren sıcaklık azalacak diyorlar ama o bölge sıcak olur mu bilmiyorum?" yazışmalarıyla karar aşamasındayken etkinliğin ücretini yatırmamla birlikte bu macera başlamış oldu.

19 saat sürecek olan yolculuk maceramız 27 Ağustos 2010 Cuma günü başladı. Ülkemin dört bir yanını merak ediyordum ve ilk durağım Kapadokya'da sonra ikinci durağım Güneydoğu Anadolu Bölgesinin harika yeri, Mezoğotamya'nın başkenti, tarihe tanıklık etmiş olan Hasankeyf'ti. Öğrenciyken "Fırat Göl Olurken", "Işık Doğudan Yükselir" isimli belgesel filmleri izledikten sonra yaşadığım topraklarda yatan tarihi yakından öğrenecek ve inceleyecek olmanın heyecanıyla yolculuk ediyordum. İlk molamızı Bolu Dağı'nın eteklerinde vermiştik ve mola bittiğinde tekrardan yola çıktık. Yolculuk esnasında birkaç uyuduktan sonra gün doğumuyla güne "Merhaba" dedim ve ikinci mola yerimiz olan Tuz Gölüne yaklaşmak üzereydik.

Tuz Gölü, dört bir yanı suyla kaplı olan ülkemin en büyük göllerinden biridir. Coğrafya derslerinde öğretilen klasik bilgilerin dışında yeni bilgiler öğrenmiştim bu gezide... Bu bilgilerden biri nesli tükenmekte olan flamingolara yaşam alanı niteliği taşıdığı gibi, Bataklık Kırlangıcı, Suna, Angut, Çamurcun,  Kılıçgaga, Kocagöz ve Martı gibi sayısız kuş türlerine kuluçka döneminde ev sahipliği yaptığıydı. İkinci bilgi ise kuzeyden güneye kuşların göç ettiğini hep bilirdik ve ülkemizin göç yollarından bir olduğuydu. Kuşlar ülkemiz içerisinde belirli noktalarda durup karınlarını doyurup, dinlendikten sonra yeniden uçmaya başlarlarmış. Kahvaltımızı ettikten sonra Tuz Gölü üzerinde müzik dinletisinden sonra yeniden yola çıktık.





Ülkemin güzel coğrafyasında, yeşillikleri, ormanları, çayırları, dağları arasında birer birer ilerliyorduk. Yaklaştıkça heyecanım daha da artıyordu. Öğle yemeği molasını Adana yakınlarında verdik. Öğle yemeği için kuru fasulye pilav tercih etmiştim. Çünkü yolculuk yapıyordum ve sıkıntı yaşamamak için halk arasında "Fakir yemeği" olarak lanse ettiğimiz yemeği tercih etmiştim. Karnımızı doyurup ihtiyaçlarımızı giderdikten sonra üç otobüs Halfeti yoluna düştük yeniden...

28 Ağustos 2010 Cumartesi akşamı Halfeti'ye vardığımızda saatler 20.00'i gösteriyordu. 19 - 20 saat süren yolculuğumuzun ilk durağına varmıştık. Otobüsten indiğimizde Fırat Nehri üzerinde yemek yiyeceğimiz restorana yönlendirildik. Keyifli geçen yemeğinden sonra kalacağımız yer gösterildi ve eşyalarımızı bırakarak saat 03.00'e kadar Çiğdem'le fotoğraf çekmek için Halfeti sokaklarında dolaştık. Geri döndüğümüzde kalacağımız yer bir damdı ve ben ilk defa uyku tulumunun içerisinde sokakta uyuyacak olmanın heyecanıyla uzanıp gökyüzündeki yıldızları seyretmeye başladım. Yaşadığımız şehirde yıldızları çok nadir görüyorduk ve ben gökyüzünün bu güzel anını keyifle seyrede seyrede uyudum. Saat 05.00'de uyanarak Halfeti'nin o güzelliğini seyrettim. Sabah Fırat Nehri üzerinde tekne turu ayarlanmıştı. Halfeti'nin güzelliğini ve o sular altında kalmaya mahkum edilen tarihi yapılarını yakından görme fırsatını buluyorsunuz. Tekne turumuzu tamamlayıp kahvaltılarımızı ettikten sonra öğlen saatlerindeki müzik dinletisinden sonra Hasankeyf yolculuğumuz başlamıştı.















Hasankeyf yolculuğumuz beş saat sürecekti. Yeni yapılan Diyarbakır otobanında ilerliyorduk ve bölgenin coğrafi özelliklerini yakinen inceliyordum. İlk molamızı da Diyarbakır yakınlarında bir tesis de verdik. Karnımız acıkmıştı, ama açıkçası o tesiste yemek yemek aklımın ucundan bile geçmiyordu ve Çiğdem'in eşi Alain şiş kebaplarla çıkıp gelmişti. Direncimi kıranda kebapların yanında közlenen biberlerdi. Kokusuna dayanamayıp yarısına kadar indirdiğim o lezzetli biber beni yakıp kavurmuştu. Ama beş dakika sonra biberin acılığı geçmişti. Mola süremiz sona erdikten sonra yeniden yola çıktık ve Batman'a bağlı olan Hasankeyf yolunda ilerlerken petrol kuyularına rastlayınca ben "Bizim de Teksas'ımız varmış" diyerek espiriyi patlatmıştım.













29 Ağustos 2010 Pazar Saat 17.00 gibi Hasankeyf'teydik. Otobüsten iner inmez kalacağımız kırbahçesinde biraz dinlendikten sonra makinelerimizi alıp Mezopotamya'nın başkenti, başlı başlına bir tarihin yattığı ve baraj yapıldığında sular altında kalması muhtemel olan Hasankeyf'in fotoğraflarını çekmeye başladık. Hasankeyf, kuzeyden güneye kıvrılarak giden Dicle Nehri üzerinde kurulmuş olan tarihin önemli ticaret limanlarından biriymiş ve Eyyübiler döneminde yapılan imar çalışmasıyla bugün gördüğümüz pek çok tarihi eser yapılmış. Günümüze kadar ayakta kalmayı başaran bu yapılar Ilısu Barajı bittiğinde sular altında kalma tehlikesi ile yüz yüze... Akşam yemeğinden önce müzik dinletisi vardı ve hepimiz toplanmıştık. Dinleti bittikten sonra kısa bir tur gerçekleştirip akşam yemeğimizi yemek üzere kırbahçesine geri döndük. İlk defa kamp yapmanın heyecanıyla sabaha kadar kesik kesik uyumuştum ve gece bahçede otlayan inekler, etrafta gezinen kediler, tavuklar görünce şaşırmıştım. Sabah uyandığımda ilk işim bunun nedenini öğrenmek olmuştu. İneklerin oldu bahçeye akrepler, tavukların olduğu yere keneler, kedilerin olduğu bahçeye de fareler giremezmiş. 30 Ağustos 2010 Pazartesi sabah saat 05.00'e doğru yeni dalmıştım ki "Şehir turuna çıkıyoruz. haydi toparlanın" duyurusuyla uyandım. Kısa bir şehir turundan sonra kahvaltımızı edip İstanbul için dönüş yolcuğumuz başlamıştı.




İstanbul'a dönüş güzergahımız Mardin üzerindendi ve öğle molasını Mardin'de verdik. Biz üç arkadaş yemek yeme yerine şehirde tur yapmaya karar verdik. Mardin, Harran Ovasının üzerine kurulu, tarihi yapılarını korumayı başaran illerimizden biri.. 30 Ağustos Zafer Bayramı dolayısıyla her yer kapalıydı ve pek çok yeri dışarından görebildik. Mola saatinin bitmesine yakın bir zaman da da pazardan kızarmış ekmek, domates, salatalık, kaşar peynir ve elma alıp otobüste karnımızı doyurmaya karar verdik. Dönüş yolundaki en keyifli dakikamız bu piknik anıydı. 31 Ağustos 2010 Salı sabahı İstanbul'daydık ve üç süren bu güzel tatil son bulmuştu. Ülkemin güzel bölgelerinden birini daha görmek anılarım arasında yerini almıştı bile...