AVARE TUZ GÖLÜ - HALFETİ - HASANKEYF - MARDİN YOLLARINDA

"2010 yılındaki bu üç günlük macera nasıl başladı?" Biraz ona değineceğim. Bir fotoğraf gezisi sırasında tanıştığım arkadaşlardan biri sosyal medyadan 2010 yılının Temmuz ayı içerisinde Doğa Derneği'nin "Halfeti - Hasankeyf - Mardin" gezisi etkinliğinden beni haberdar etmişti. Mesajı aldığımda inceledim ve gidip gitmeme konusunda kararsızdım. Günlerce vaktinin dolmasını bekleyen etkinliği değerlendirmesi için bir başka fotoğraf sanatçısı arkadaşım Çiğdem Tatlısert'le paylaştım. "bana faceden mesaj olarak geldi. ileteyim dedim sana " "AA SÜFER YAAA Gidelim mi?" "bende düşündüm ve gidelim diyorum. iyi olur." "Çok sıcak olur mu acaba?" "bilmiyorum ki. önümüzdeki haftadan itibaren sıcaklık azalacak diyorlar ama o bölge sıcak olur mu bilmiyorum?" yazışmalarıyla karar aşamasındayken etkinliğin ücretini yatırmamla birlikte bu macera başlamış oldu.

19 saat sürecek olan yolculuk maceramız 27 Ağustos 2010 Cuma günü başladı. Ülkemin dört bir yanını merak ediyordum ve ilk durağım Kapadokya'da sonra ikinci durağım Güneydoğu Anadolu Bölgesinin harika yeri, Mezoğotamya'nın başkenti, tarihe tanıklık etmiş olan Hasankeyf'ti. Öğrenciyken "Fırat Göl Olurken", "Işık Doğudan Yükselir" isimli belgesel filmleri izledikten sonra yaşadığım topraklarda yatan tarihi yakından öğrenecek ve inceleyecek olmanın heyecanıyla yolculuk ediyordum. İlk molamızı Bolu Dağı'nın eteklerinde vermiştik ve mola bittiğinde tekrardan yola çıktık. Yolculuk esnasında birkaç uyuduktan sonra gün doğumuyla güne "Merhaba" dedim ve ikinci mola yerimiz olan Tuz Gölüne yaklaşmak üzereydik.

Tuz Gölü, dört bir yanı suyla kaplı olan ülkemin en büyük göllerinden biridir. Coğrafya derslerinde öğretilen klasik bilgilerin dışında yeni bilgiler öğrenmiştim bu gezide... Bu bilgilerden biri nesli tükenmekte olan flamingolara yaşam alanı niteliği taşıdığı gibi, Bataklık Kırlangıcı, Suna, Angut, Çamurcun,  Kılıçgaga, Kocagöz ve Martı gibi sayısız kuş türlerine kuluçka döneminde ev sahipliği yaptığıydı. İkinci bilgi ise kuzeyden güneye kuşların göç ettiğini hep bilirdik ve ülkemizin göç yollarından bir olduğuydu. Kuşlar ülkemiz içerisinde belirli noktalarda durup karınlarını doyurup, dinlendikten sonra yeniden uçmaya başlarlarmış. Kahvaltımızı ettikten sonra Tuz Gölü üzerinde müzik dinletisinden sonra yeniden yola çıktık.





Ülkemin güzel coğrafyasında, yeşillikleri, ormanları, çayırları, dağları arasında birer birer ilerliyorduk. Yaklaştıkça heyecanım daha da artıyordu. Öğle yemeği molasını Adana yakınlarında verdik. Öğle yemeği için kuru fasulye pilav tercih etmiştim. Çünkü yolculuk yapıyordum ve sıkıntı yaşamamak için halk arasında "Fakir yemeği" olarak lanse ettiğimiz yemeği tercih etmiştim. Karnımızı doyurup ihtiyaçlarımızı giderdikten sonra üç otobüs Halfeti yoluna düştük yeniden...

28 Ağustos 2010 Cumartesi akşamı Halfeti'ye vardığımızda saatler 20.00'i gösteriyordu. 19 - 20 saat süren yolculuğumuzun ilk durağına varmıştık. Otobüsten indiğimizde Fırat Nehri üzerinde yemek yiyeceğimiz restorana yönlendirildik. Keyifli geçen yemeğinden sonra kalacağımız yer gösterildi ve eşyalarımızı bırakarak saat 03.00'e kadar Çiğdem'le fotoğraf çekmek için Halfeti sokaklarında dolaştık. Geri döndüğümüzde kalacağımız yer bir damdı ve ben ilk defa uyku tulumunun içerisinde sokakta uyuyacak olmanın heyecanıyla uzanıp gökyüzündeki yıldızları seyretmeye başladım. Yaşadığımız şehirde yıldızları çok nadir görüyorduk ve ben gökyüzünün bu güzel anını keyifle seyrede seyrede uyudum. Saat 05.00'de uyanarak Halfeti'nin o güzelliğini seyrettim. Sabah Fırat Nehri üzerinde tekne turu ayarlanmıştı. Halfeti'nin güzelliğini ve o sular altında kalmaya mahkum edilen tarihi yapılarını yakından görme fırsatını buluyorsunuz. Tekne turumuzu tamamlayıp kahvaltılarımızı ettikten sonra öğlen saatlerindeki müzik dinletisinden sonra Hasankeyf yolculuğumuz başlamıştı.















Hasankeyf yolculuğumuz beş saat sürecekti. Yeni yapılan Diyarbakır otobanında ilerliyorduk ve bölgenin coğrafi özelliklerini yakinen inceliyordum. İlk molamızı da Diyarbakır yakınlarında bir tesis de verdik. Karnımız acıkmıştı, ama açıkçası o tesiste yemek yemek aklımın ucundan bile geçmiyordu ve Çiğdem'in eşi Alain şiş kebaplarla çıkıp gelmişti. Direncimi kıranda kebapların yanında közlenen biberlerdi. Kokusuna dayanamayıp yarısına kadar indirdiğim o lezzetli biber beni yakıp kavurmuştu. Ama beş dakika sonra biberin acılığı geçmişti. Mola süremiz sona erdikten sonra yeniden yola çıktık ve Batman'a bağlı olan Hasankeyf yolunda ilerlerken petrol kuyularına rastlayınca ben "Bizim de Teksas'ımız varmış" diyerek espiriyi patlatmıştım.













29 Ağustos 2010 Pazar Saat 17.00 gibi Hasankeyf'teydik. Otobüsten iner inmez kalacağımız kırbahçesinde biraz dinlendikten sonra makinelerimizi alıp Mezopotamya'nın başkenti, başlı başlına bir tarihin yattığı ve baraj yapıldığında sular altında kalması muhtemel olan Hasankeyf'in fotoğraflarını çekmeye başladık. Hasankeyf, kuzeyden güneye kıvrılarak giden Dicle Nehri üzerinde kurulmuş olan tarihin önemli ticaret limanlarından biriymiş ve Eyyübiler döneminde yapılan imar çalışmasıyla bugün gördüğümüz pek çok tarihi eser yapılmış. Günümüze kadar ayakta kalmayı başaran bu yapılar Ilısu Barajı bittiğinde sular altında kalma tehlikesi ile yüz yüze... Akşam yemeğinden önce müzik dinletisi vardı ve hepimiz toplanmıştık. Dinleti bittikten sonra kısa bir tur gerçekleştirip akşam yemeğimizi yemek üzere kırbahçesine geri döndük. İlk defa kamp yapmanın heyecanıyla sabaha kadar kesik kesik uyumuştum ve gece bahçede otlayan inekler, etrafta gezinen kediler, tavuklar görünce şaşırmıştım. Sabah uyandığımda ilk işim bunun nedenini öğrenmek olmuştu. İneklerin oldu bahçeye akrepler, tavukların olduğu yere keneler, kedilerin olduğu bahçeye de fareler giremezmiş. 30 Ağustos 2010 Pazartesi sabah saat 05.00'e doğru yeni dalmıştım ki "Şehir turuna çıkıyoruz. haydi toparlanın" duyurusuyla uyandım. Kısa bir şehir turundan sonra kahvaltımızı edip İstanbul için dönüş yolcuğumuz başlamıştı.




İstanbul'a dönüş güzergahımız Mardin üzerindendi ve öğle molasını Mardin'de verdik. Biz üç arkadaş yemek yeme yerine şehirde tur yapmaya karar verdik. Mardin, Harran Ovasının üzerine kurulu, tarihi yapılarını korumayı başaran illerimizden biri.. 30 Ağustos Zafer Bayramı dolayısıyla her yer kapalıydı ve pek çok yeri dışarından görebildik. Mola saatinin bitmesine yakın bir zaman da da pazardan kızarmış ekmek, domates, salatalık, kaşar peynir ve elma alıp otobüste karnımızı doyurmaya karar verdik. Dönüş yolundaki en keyifli dakikamız bu piknik anıydı. 31 Ağustos 2010 Salı sabahı İstanbul'daydık ve üç süren bu güzel tatil son bulmuştu. Ülkemin güzel bölgelerinden birini daha görmek anılarım arasında yerini almıştı bile...















Yorumlar

  1. Güzel bir seyahat olmuş.. fotograflar çok güzel elinize sağlık..

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Senaryonun Önemli Bölümleri

ZAMAN VE MEKAN

ZAMAN VE MEKAN