YAŞAMINIZIN YÖNETMENİ MİSİNİZ?

"Yönetmenlik nedir? Yönetmen olabilmek için nasıl vasıflar gereklidir? Bir meslek olarak sizin gözünüzde değeri nedir? Kendi yaşamınızdaki yönetmenliğiniz nedir?" Kafamdaki deli sorularla çıktım yine karşınıza... Bu yazımda "YÖNETMENLİĞİ" ele almamın esas nedeni geçen gün genç bir arkadaşın çekmiş olduğu bir kısa tanıtım filmi ve tek başına geldiğim süreçte yaşadığım olayların etkisidir. Çoğumuz yönetmenliği "motor ve stop" komutlarını veren kişi olarak biliyoruz. Oysa yönetmen gördüğümüz gibi ya da bize öğretilen gibi bir şekillerden ibaret olmayıp kendinizden yola çıkarak seçmiş olduğunuz alanda elinizdeki mevcut sete hakim olmanızdır.

Bakınız Edward Dmytryk "Sinemada Yönetmenlik" isimli kitabındaki önsözünde ne demiş:

"Konuştuğum ya da birlikte çalıştığım öğrencilerin büyük bölümü yönetmeni, oyunculara orada durmasını, şuraya yürümesini ya da laflarını şöyle söylemesini emreden bir çeşit sanatsal lider olarak düşünüyorlardı. Gerçeğe bu kadar uzak başka düşünce olamaz. İşin aslı, film yapmanın hem bir iş yatırımı hem de kolektif bir sanat olduğudur. Ürün yaratıldığı denli yapılmıştır da...
Birçok sanat dalı, teknik açıdan, epey basittir. Bir yontucu ve bir mermer parçası, bir ressam ve bir çerçeveye gerilmiş tual yanında birkaç tüp boya, bir müzisyen ve bir piyano, bir yazar ve birkaç çizgili kağıtla kalem... Ama ister gişe için yapılsın, isterse gerçek bir sanat yapıtı olsun, bir filmin gerçekleşmesi için çok sayıda sanatçı ve onlardan daha çok sayıda teknik elemanın bir araya getirilmesi gerekmektedir. Yönetmenin, bu değişik sanat ve tekniklerin tümünü öylesine harmanlar ve karıştırır ki, sonunda ortaya film denilen bağdaşık bir yapıt çıkar. Yönetmen, yapımevinin değişik elemanlarını nasıl kullanacağını, piyanosu başındaki bir besteci kadar bilmelidir. Dizginleri elden bırakmadan, kandırmayı, nazlandırmayı, pohpohlamayı, işe koşmayı ve yetkini hissettirmeyi bilmelidir. Film ekibinin taşınma, beslenme, konaklama sorunlarında uzman olmalıdır; günde yirmi dört saat düşünmeye ve düş kurmaya gönüllü, hatta istekli olmalıdır -  düşler karabasana dönüştüğünde bile aklını kaçırmadan...
Bu, sürecin akışının gereğidir. Yönetmenin tüm çalışma zamanının ortalama yarısı hazırlıklarda geçecektir. Ancak ondan sonra çıkacaktır ağzından gizemli sözcükler: "Ses! Kamera! Başla! (Bkz. Sinemada Yönetmenlik - Edwatd Dmytryk, Önsöz)"

Yukarıdaki alıntı yaptığım yazıda söylendiği gibi yönetmenlik mesleklerin en zorudur. Peki, yaşadığımız coğrafyada bu işin gördüğü değer nedir? Hemen hemen bir değeri yok gibidir. "Bu düşünceyi nereden çıkarıyorsun?" diye soracak olursanız yazının devamında sorunun cevabını öğrenirsiniz. Meslek olarak bir statüsü yoktur. "Hadi canım olur mu öyle şey!" diye derseniz geçerli meslekleri sayın diyeceğim cevap olarak sizlere... Konuyu fazla dağıtmadan yazıma şu cümlelerle devam etmek istiyorum; çoğu yönetmen kendine piyasada iş bulamadığı için üniversitelerde öğretim görevlisi olarak yaşamlarına devam etmektedir. "Peki, neden bu durum böyledir?" diye bir soru çıkar karşımıza ve cevabı çok basit olup, hepimiz bu gerçeği çok yakından bilmekteyizdir. Yaşam hepimize belirli standartlar sunar ve bu standartların en başında ekonomik temelleri oluşturan ev satın alma, evin kirasını ödeme, evin ihtiyaçları, elektriği, suyu, telefonu, interneti vs. vs. Evliyseniz, eşinizin ihtiyaçları, beklentileri, çocukların ihtiyaçları, okul masrafları vs. vs. İşte bu yüzden insanlar düzenli bir maaş ve sigortalı bir iş arayışında olur. Tercih edilen alanlarda ya TV'ler de kameraman, kurgusu, asistan, resim - kayıt masası yönetmenliği, ya gazetelerde veya dergilerde muhabirlik, fotoğrafçılık, ya da üniversitelerde öğretim görevlisi olmadır. Şansını saha alanında aktif olarak değerlendirmek isteyenlerde sinema veya dizi sektörüne girip en alt tabakadan başlayıp bir ekip içerisinde çeşitli görevlerde çalışıp en üst mevkiye oturma şansınız vardır. Kimisi bu seçeneği iyi değerlendirirken, kimi az önce sözünü ettiğim seçeneklere yönelir, kimi de arayışlarına devam ederek farklı işlerde çalışıp bütçesini oluşturarak kendi projelerini gerçekleştirme uğraşına girer.


İşte tüm bu nedenlerden dolayı bu mesleğin psikolojik yönüne de değinirsek: "Bir kere yönetmenin kafasının içi boş olmalı..." Çünkü "Bir yönetmen sete geldiğinde sadece yapacağı işle meşgul olmalıdır ki ortaya güzel bir eser çıkarsın." (Son dönemlerde çıkarılan güzel eserlerde var onların hakkını yememek lazım...) Hemen buna bir örnek vermek gerekirse kısa süre önce, yani üç sene önce bir arkadaşım güzel bir konu yakaladı ve onu yapabilmek için daha yolun başlangıcında bir dizi sıkıntıyla karşılaştı ve tek bir kişinin yaptığı ağır yakıştırmadan dolayı çıktığı yoldan dönmek istemedi. Fakat psikolojik olarak kafasında yer eden bu ağır yakıştırma beyninin bir köşesinde kalmıştı. Arkadaşım o yakıştırmayı umursamasa da yaşadığı kırıklık işini düzgün yapmasına engel oluyordu. Fakat başladığı işi yarım bırakmak onun doğasında, kişiliğinde olmayan bir olguydu ve yılmadan yoluna devam edip çalışmasını tamamladı arkadaşım... Eğrisiyle, doğrusuyla, elindeki bütçesiyle gayet iyi bir film yaptı. Diyeceğim odur ki, bir çalışmaya başladığınızda işinizin başarılı olmaması için yolunuza türlü türlü hendekler kazılacak ve sizler yıldırılmaya çalışacaksınız. Tüm bu olumsuzluklara rağmen kafanızın içindeki projeyi korumaya almışsanız başarıya giden kapının kilidini açmayı başarmışsınız demektir. Ve eğer yönetmen olmayı düşünüyorsanız kırıcı olmadan, tatlı - sert kişiyi oynamalısınız, yoksa bir seti asla kontrol edemezsiniz.

"Türkiye'de iyi bir yönetmen olmak için gerekli şeylerden ilki, orospu ruhlu olmaktır. İşte sonra kadraj bilgisi, ışık bilgisi, kurgu bilgisi falan gelir. Emel Keleşoğlu 14.02.2011 Facebook. (http://www.kameraarkasi.org/ isimli siteden alıntıdır.)

Şimdi işin fiziki yönlerine değinirsek... Fiziki olarak yıpranmayı göze almalısınız. Bu yorgunluklar sizde belirli bir yaştan sonra bazı hastalıkların patlak vermesine neden oluyor. Mesela kalp rahatsızlıkları vs. "Ama her meslek için geçerli bu!" derseniz cevabım "Evettir." Ama bizim uğraştığımız alan sanatın bir başka dalı olduğu için gecesi ve gündüzü olmadığından biraz madden ve manen yıpratıcı... Hele ki "YÖNETMENLİĞİ" ve "DİĞER SET İŞÇİLİĞİNİ" bir kadının yapması çok zordur bu coğrafyada... Çünkü belli bir süre sonra işin içine cinsel istek ve talep girmeye başlar. Eğer kadın yönetmen olacaksa "İlla ki birilerinin yatağından geçmek zorundadır." Eğer kadın görüntü yönetmeni ise erkeklerin fantazi dünyası çalışmaya başlar ve işte kadın bütün bunların arasında sıkışıp kalarak yaşamını nasıl idame ettireceğine karar verip çok severek yapsa da işini pes edip vazgeçer. Ama içinde hep mutsuzluğu ve umutsuzluğu kalır. Burada kendimden örnek vermek istiyorum. 2003 yılında okulumdan mezun olduğum zaman, hatta mezun olmadan düşüncelerime "GELECEK KORKUSU" dolmuştu. Beş sene boyunca okuduğunuz okulu bitirme döneminde kendi terchiniz olan branşınızı okul dışında ne kadar yapacağınız bu korkumun başlangıç adımıydı. Diplomayı elime aldıktan sonra sokakta anket yapmaya, kapı kapı dolaşıp insanlara ürün pazarlamaya kadar olan tüm iş denemelerinde bulundum. Yeri geldi bir kitapçıya girip reyon sorumlusu ve müşteri temsilcisi olarak çalışmayı göze aldım. Sonra bir gazete de çalışıp kapı kapı dolaşarak çıkaracağı rehber için ilan toplamaya başladım. Bütün bu işlerde çalışırken ne kadar mutsuz olduğumu keşfettim. Çünkü kafamda "Para mı kazanıp istediğim işi yapmak, kendi yazdığım senaryoları çekmek" düşüncesi vardı. Sonra 2005 yılında Flash TV'de çalışmaya başladım. Bu kanalda bir tv dizisinde stajer yönetmen yardımcısı olarak çalışmaya başladım. Fakat ikinci ya da üçüncü çekimlerde taşla ve sopayla kovalanınca işin zorluğunu bir kez daha anlamıştım. Ama yılmak yoktu ve yoluma devam etmeliydim. Kısa süre sonra Flash TV'den ayrılıp bir süre işsiz takıldıktan sonra Sinevizyon Yapım Şirketinde yine stajer yönetmen yardımcı olarak çalışmaya başladım. Yarışma programları da hayatıma ve ilerlediğim yola başka anlamlar katmıştı. Haftalık 120 TL'ye çalışıp (yol ve yemek parası hariç) bu parayı biriktirmeyi başarmıştım. Yaz döneminde yarışma programları bittiğinden bir sonraki sene aynı şirkette çalışmadım. Çünkü hedefim de tuttuğum takım olan Fenerbahçe'nin TV kanalına girmek için müracaatlarda bulunuyordum ve iki sene sürecek olan işsizlik döneminin ardından 2007 yılında Fenerbahçe Spor Kulübünün Müzesinde işe başladım. Bu arada aldığım maaşta iyiydi, birikimlerimi de rahat rahat yapıyordum ve bir yandan yazdığım senaryoları çekerken, diğer yandan arkadaşlarımın çektiği projelere destek veriyordum. 2009 yılına kadar kulübümde çalıştım ve 2009 yılından sonra şansımı kendi özgür dünyamda denemek istedim. Fakat onunda belli çevreyle olacağını fark ettim. Ama bir yandan da aktif sahada iş yapan firmalarda çalışmak için can atıyordum. Gelen teklifleri değerlendirip kararımı ona göre verdiğim anda yine bir işim olmuştu. Bu sefer özgürdüm, kamerayla çekim yapıyordum, kurgu yapıyordum. Fakat dört ayın sonunda kullanıldığımı fark edince başka bir gerçekle yüzleşmiştim. Kendimin farkındaydım, yeteneklerimin, yaratıcılığımın bilincindeydim ve çiğ süt emmiş olan insanoğlu kendi menfaatlerini düşünerek benimkileri hiçe sayıyordu. İşte o zaman bu coğrafyada "EMEĞİN KARŞILIĞININ", "EMEĞE SAYGININ" olmadığını öğreniyordum. Daha sonra girdiğim, çalıştığım bir başka işte yine de bu gerçeklerle karşılaştım ve bu seferde çekilen projede soru sormasını bile bilmeyen bir kişinin "İşte bu benim bilmem kaçıncı belgeselim" diyerek "EMEK HARCAYIP EFOR TÜKETENİN" ikinci plana attığı gerçeğini öğreniyordum. Bu konu da kendimden yola çıkarak yaşadığım süreçte başıma gelen bir sürü olay, örnek var. O yüzden kısaca belli başlılarına değinerek yolumdan nasıl vazgeçirilmeye çalışıldığını, çeşitli yönlendirmelerin beni ne kadar mutsuzlaştırdığını, umutsuzlaştırdığını anlatmaya çalıştım ve bütün bu deneyimlerin sonucunda kendime şu soruyu sormaya başladım: "Kendi hayatının ne kadar yönetmenisin?"

Halkın gözünde "Yönetmenlik mesleği nerede?" sorusunu incelemeye başlarsak çok farklı sonuçlara ulaşırız. Yaşça olgunlaşmış büyüklerimizle karşılaştığımızda "Hangi işle meşgulsün oğlum / kızım?" sorusu gelir genelde ve bu meslek ile uğraşanlar genelde şu cevabı verirler: "Yönetmenim teyzecim / amcacım..." Peşinden de genelde şu soru gelir: "Oh oh ne güzel evladım. Peki hangi şirkette yöneticisin." Muzip olan genç nesil gülümseyerek "Yönetici değilim ben! Yönetmenim. Hani televizyonda dizi, film ya da program izliyorsun ya işte onları çekip yöneten kişiye yönetmen deniz. Benim işimde o..." Şimdi bu cümleler toplumumuzu yargılamak için değildi. Burada belirtmek istediğim meslek kavramını ayırt edemememiz. Bu olgu ve bakış açısı kuşaklar arasında değişmektedir. Bir önceki nesilden onların bir alt kuşağına geçersek bakış açısı şu şekilde oluyor: "Ne işle meşgulsün oğlum / kızım?", "Yönetmenim", "Peki, hangi kanalda çalışıyorsun.", "Ben televizyonda çalışmıyorum, anlaşmalı olduğum bir yapım şirketi var ona bağlı çalışıyorum ve film çekiyoruz sadece..." Bu sorular uzar da uzar. Bir sonraki daha genç olan yani orta yaş grubuna geçersek, " Ne işle meşgulsün?", "Yönetmenim", "İyiymiş. Peki, sana bir kazancı var mı bu işin?" "Geliri de var, kaybedilen para da var... Ama kaybedilen daha çok...", "Peki, hangi çalışmaları yaptın?", "Şu sayfaya gir bütün çalışmalarım orada...", "Ben senden daha iyi yaparım bu işi", "Buyur yap o zaman. Seni tutan kim?"... Daha da genç kuşağa geçersek, hayatının baharında başlangıç yapanlara... "Ağabey / Abla ne işle meşgulsun?", "Yönetmenim", "Ben de sinema okumak istiyorum. Tavsiye eder misin?", "Okumak istiyorsan belirli şeyleri göze alman gerek..." En genç kuşağa, çocuk gözüne dönersek, "Teyze / hala /abla / amca / dayı / ağabey vs. Bak bu filmde yönetmen nasıl bir detay kullanmış. Bence sende bunu denemelisin." Dediğim gibi yaklaşımlar kuşaktan kuşağa değişmekte...

"Bir filmin gerçekleşmesi için görüntü yönetmeni, ışık yönetmeni, sanat yönetmeni, ses yönetmeni, montaj yönetmeni, diğer meslek grupları ve oyuncular arasında işbirliği sağlayan, bunların çalışmalarını uyumlu bir biçimde yöneten, filmin bir snaat ürünü niteliği kazanmasından sorumlu olan sinema sanatçısıdır. Bir televizyon programının gerçekleştirilmesini sağlayan kişidir. (Bkz. Sinem Ve Televizyon Terimleri Sözlüğü - Nijat Özön)"

"Bir yönetmende olması gereken vasıflar nelerdir?" sorusuna değinirsek. öncelikle bir yönetmen, etrafını iyi gözlemleyebilen, yaratıcı, her konuya vakıf, setteki duruşundan, otoritesinden taviz vermeyen bir insan olmalıdır.

Bu yazımda kimseyi kötülemek, kimseyi yermek derdinde değilim. Üstelik kimseye yönetmenliği öğretmek gibi bir amacımda yok. Yazımın başlangıç noktasında dediğim gibi izlediğim bir videoda "Bir meslek olarak yönetmenliğe" bakış açısını gözlemleyerek ve kendi hayatımızın yönetmenliğini ne kadar başardığımızı inceleyerek bu yazıyı kaleme almak istedim.

Şenay Ertorun
11.08.2014
10.25

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Senaryonun Önemli Bölümleri

ZAMAN VE MEKAN

WESTERN TÜRÜ